İnsanın mânevî yolculuğunda ulaşabileceği en derin idraklerden biri, kendi nefsânî varlığını merkeze koymaktan vazgeçerek Allah Teâlâ’nın huzurunda hakikî kulluğunu idrak etmesidir. Tasavvuf literatüründe bu hâl fenâ, bunun ardından gelen kemal hâli ise bekā kavramlarıyla ifade edilmiştir.
Ancak burada “Allah’ın zâtında fânî olmak” ifadesi, kulun Allah’ın zâtıyla birleşmesi veya ilâhî zâta hulûl etmesi değildir. Böyle bir anlayış İslâm’ın tenzih ve tevhid esaslarıyla bağdaşmaz. Fenâ, kulun Allah karşısındaki kendi bağımsızlık vehminden, nefsânî iddiasından ve “ben” merkezli bakışından sıyrılmasıdır. Nitekim tasavvuf terminolojisinde fenâ, kulun kendi fiil ve davranışlarını görmekten fânî olup gerçek kulluk makamına ulaşması şeklinde tarif edilmiştir.
Kur’ân’ın, “Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak celâl ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır.” (er-Rahmân, 55/26-27) buyurması, varlığın fâniliği ile Allah’ın bekāsı arasındaki ontolojik farkı ortaya koyar. Yine, “O’nun zâtından başka her şey helâk olacaktır.” (el-Kasas, 28/88) âyeti, mutlak ve kadîm bekānın yalnızca Allah’a mahsus olduğunu bildirir. Kelâm ilminde de bekā, Allah’ın varlığına yokluğun arız olmaması şeklinde açıklanmıştır.
İşte sâlik bu hakikati yalnızca zihninde bilmekten kalbine taşımaya başladığında, “ben” dediği şeyin ne kadar sınırlı ve geçici olduğunu fark eder.
Bir zamanlar sahip olduğunu zannettiği şeylerin emanet olduğunu görür.
Gücün kendisinden değil Allah’tan geldiğini bilir.
İlmine değil, kendisine ilim veren Allah’a bakar.
İbadetine değil, ibadet edebilme imkânını bahşeden Allah’ın lütfuna yönelir.
Ve nihayet kendi varlığını müstakil bir hakikat gibi görmekten vazgeçer.
İşte fenânın kapısı burada açılır.
Bu hâlin en büyük lezzeti, insanın kendisini yok etmesi değil; kendisiyle ilgili ağır yükü bırakmasıdır.
Nefs sürekli olarak “Ben yaptım, ben kazandım, ben bilirim, benimdir, bana aittir” der. Fenâ yolunda ise kul, bütün bu iddiaların altındaki vehmi görmeye başlar. Böylece kalp, kendisini merkeze koymak yerine Allah’ın rızasını merkeze almaya başlar.
Bu sebeple fenâ, yoklukta kalmak değil; yanlış bir varlık iddiasından kurtulmaktır.
Ebû Saîd el-Harrâz gibi erken dönem sûfîlerinin fenâ-bekā düşüncesi bu çerçevede önemlidir. Tasavvuf tarihinde fenâ ve bekā kavramlarının sistematik biçimde ele alınmasında Harrâz’ın önemli bir yeri kabul edilir.
Fakat fenânın hakikî meyvesi, kulun kulluktan kurtulması değil, kulluğu daha derinden idrak etmesidir.
Çünkü insan Allah’ta fânî olduğunu zannettiği için ibadeti terk edemez. Aksine, hakikî fenâ iddiasındaki kişi farzlara, sünnete, edebe ve şeriatın hudutlarına daha fazla bağlanır. Fenâ hâlinin insanı ibadet ve sorumluluklardan koparacağı düşüncesinin tasavvuf tarihinde eleştirildiği de görülmektedir.
Bu sebeple tasavvufî yolculuğun zirvesi yalnızca fenâ değildir; fenânın ardından bekā gelir.
Fenâda kul kendi nefsânî iddiasından uzaklaşır.
Bekāda ise Allah’ın huzurunda kulluk şuuruyla yaşamaya devam eder.
Fenâda “ben” küçülür.
Bekāda kulluk büyür.
Fenâda nefsin sesi susar.
Bekāda kalbin vazifesi konuşmaya başlar.
Ve belki de bu hâlin en latif tarafı şudur:
Kul, Allah’ı bulduğu için değil; Allah’ın huzurunda kendi nefsinin ne kadar küçük olduğunu idrak ettiği için huzur bulur.
Çünkü Allah Teâlâ ezelî ve ebedîdir; kul ise hâdis, muhtaç ve fanidir. Allah’ın bekāsı mutlak, kulun varlığı ise O’nun kudreti ve iradesi karşısında muhtaçtır. Nitekim Resûlullah’ın, “Allah’ım! Sen Evvel’sin; Senden önce hiçbir şey yoktur. Sen Âhir’sin; Senden sonra hiçbir şey yoktur.” anlamındaki duası, Allah’ın mutlak bekāsını ifade eden en veciz hadislerden biridir.
Öyleyse “Allah’ım, Zâtında fânî olmanın lezzetini bana tattır” demek; Allah ile birleşmeyi değil, Allah’tan başka her şeyi müstakil görme hastalığından kurtulmayı dilemektir.
Dünya küçülür.
Nefsin iddiası küçülür.
Övgünün değeri küçülür.
Kınanmanın ağırlığı azalır.
İnsanın elinde kalan ise tek bir hakikat olur:
Ben kulum, O Rabbimdir.
Ve bazen mânevî yolculuğun en büyük lezzeti, insanın kendisini bulması değil; kendisinden geçip kulluğunu bulmasıdır.
Fenâ, yokluğun karanlığı değil; nefsin gürültüsünden kurtulup kulluğun sükûnetine ulaşmaktır.
Bekā ise bu sükûnet içinde yaşamaktır.
Çünkü hakikî âşık, kendi varlığını büyütmez.
Kendi varlığını Rabbine karşı bir perde olmaktan çıkarır.
Sonunda kalbinde şu şuur yerleşir:
“Varlığım emanet, kudretim emanet, ömrüm emanet; Bâkî olan yalnız Sensin Allah’ım.”
Kaynakça
1. Mustafa Kara, “Fenâ”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1995.
2. Metin Yurdagür, “Bekā”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1992.
3. Reşat Öngören, “Tasavvuf”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 2011.
4. Kur’ân-ı Kerîm, er-Rahmân 55/26-27; el-Kasas 28/88.
5. Müslim, “Zikir”, 61; Tirmizî, “Daʿavât”, 19; İbn Mâce, “Duâ”, 2.
6. Kelâbâzî, et-Taʿarruf li-mezhebi ehli’t-tasavvuf.
Erkan Can Akan
Aile Danışmanı & Manevî Danışman