İnsan nüfusunun çok, insanlık nüfusunun ise her geçen gün biraz daha azaldığı bir çağdayız.
Kalabalıkların içinde yalnızlaşıyor, birbirimize bu kadar yakınken birbirimizden bu kadar uzak yaşıyoruz. Aynı sokaklardan geçiyor, aynı şehirlerde nefes alıyor, aynı gökyüzünün altında yaşıyoruz ama birbirimizin yüreğine dokunmayı giderek unutuyoruz.
Sonra dönüp kendimize soruyoruz:
Bunca kavga ne içindi?
Kim haklı çıkacaktı? Kim kazanacaktı? Kimin sözü diğerinin sözünü susturacaktı?
Oysa hayat dediğimiz şey, sonunda birkaç hatıradan ibaret değil mi?
Bir gün bütün telaşlarımız bitecek. Peşinden koştuğumuz makamlar, uğruna kalp kırdığımız meseleler, büyüttüğümüz öfkeler, gecelerimizi uykusuz bırakan hesaplar geride kalacak. İnsan, bu dünyadan giderken yanında ne malını ne makamını ne de kimseye karşı kazandığı zaferlerini götürecek.
Geriye yalnızca nasıl bir insan olduğumuz kalacak.
Belki de ihtiyacımız olan şey çok daha basitti.
Bir tutam sevgi...
Bir tutam aşk...
Bir tutam merhamet...
Biraz vefa, biraz anlayış, biraz da birbirimizin yarasına dokunabilecek kadar insanlık...
Keşke göçüp gideceğimiz bu buz tutmuş çağın toprağına biraz daha fazla insanlık tohumu ekebilseydik.
Çünkü merhameti çok olanın kanadını kıranı da çok oluyor.
İyiliği zayıflık sananlar, sevgiyi istismar edenler, samimiyeti saflık zannedenler çıkıyor karşımıza. İnsan bazen en çok da iyiliğinden yoruluyor.
Ama yine de üzmemeli insan kendini.
Gelen de Allah'ın ikramıdır, giden de...
Bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, bize bir şey öğretmek için gelir. Bazıları bir ömür yanımızda kalır, bazıları ise sessizce geçip gider. Kimi iz bırakır, kimi yara. Kimi bir dua olur, kimi bir ders.
Hepsinin bir hikmeti vardır.
Bazen insanın kendi kalbine dönüp şöyle demesi gerekir:
“Titreme daha fazla kalbim. Bağışla kendini artık. Onu da bırak gitsin.”
Çünkü her gidenin ardından kendimizi de kaybetmemeliyiz.
Her kırgınlıkta kalbimizi biraz daha taşlaştırmamalıyız.
Her vefasızlıkta vefadan vazgeçmemeliyiz.
Her kötülükte iyiliğin gereksiz olduğuna inanmamalıyız.
Zira insan, başkasının yaptığı kötülükle kendi iyiliğini cezalandırmamalı.
Biz belki de çok sevdik.
Haddimizi aşarcasına...
Karşılık beklemeden, hesap yapmadan, “Ben ne aldım?” diye sormadan...
Belki de çağımızın en büyük yalnızlığı burada başladı.
Çünkü çok sevenler, sevgiyi sıradanlaştıranların arasında yoruldu.
Çok merhamet edenler, merhametin kıymetini bilmeyenlerin arasında incindi.
Vefa gösterenler, vefayı yalnızca sözlüklerde arayanların arasında sessizce eksildi.
Ve biz yorulduk üstadım...
Çalışıp koşturarak değil yalnızca.
Öylece oturarak yorulduk.
Bir tutam şefkat aramaktan yorulduk.
Zerrece vefa yoksulluğundan yorulduk.
İnsanları seyretmekten, insanlığı gözlemekten yorulduk.
Birinin diğerine neden bu kadar kolay kıydığını anlamaya çalışmaktan yorulduk.
Bir kalbin nasıl bu kadar kolay kırılabildiğini görmekten yorulduk.
Belki de yanlış zamanın insanlarıyız.
Ya da insanlık için yanlış bir zamandayız.
Çünkü çağ değişti, teknoloji ilerledi, şehirler büyüdü, iletişim araçları çoğaldı. İnsanların birbirine ulaşması hiç olmadığı kadar kolaylaştı. Fakat bütün bu kolaylıklara rağmen gönülden gönüle giden yollar sanki her geçen gün biraz daha uzadı.
Bir mesaj kadar yakınız ama bir merhamet kadar uzağız.
Bir telefon kadar yakınız ama bir gönül kadar uzağız.
Birbirimizi görmek kolay, anlamak zor.
Konuşmak kolay, dinlemek zor.
Eleştirmek kolay, affetmek zor.
Kırmak kolay, onarmak zor.
Belki de çağımızın asıl yorgunluğu budur.
İnsan çok, insanlık az.
Ses çok, söz az.
Kalabalık çok, gönül az.
Bilgi çok, hikmet az.
Hız çok, huzur az.
Ve bütün bu gürültünün ortasında insanın kendisine dönüp bir kez olsun sorması gerekiyor:
“Ben bu dünyadan geçtiğimde arkamda ne bırakacağım?”
Bir kırgınlık mı?
Bir hesap mı?
Bir öfke mi?
Yoksa bir insanın hayatına dokunmuş olmanın sıcaklığını mı?
Çünkü nihayetinde hepimiz aynı yolun yolcusuyuz.
Bugün birbirimize kızdığımız, yarın hatırlamayacağımız meseleler için kalpler kırıyoruz. Oysa hayat, sandığımızdan çok daha kısa.
Bir gün perde kapanacak.
Bir gün sesimiz susacak.
Bir gün ardımızdan yalnızca birkaç cümle söylenecek.
İşte o birkaç cümlenin içinde “İyi insandı.” denilebilmek, belki de insanın bu dünyadaki en büyük kazancıdır.
Bu yüzden kalbimizi koruyalım ama taşlaştırmayalım.
Sevelim ama kendimizi tüketmeden...
Merhamet edelim ama kendimizi unutmadan...
Affedelim ama aynı yaraya yeniden teslim olmadan...
Ve gidenlerin ardından hayatı bırakmayalım.
Çünkü bazı kapılar kapanırken başka bir pencere açılır.
Bazı insanlar giderken insanın kendisine dönmesini sağlar.
Bazı vedalar, yeni bir başlangıcın sessiz habercisidir.
Unutmayalım:
Gelen de Allah'ın ikramıdır, giden de.
Bize düşen, bu kısa ömürde birbirimizin yükünü biraz olsun hafifletmek, kalpleri mümkün olduğunca az kırmak ve göçüp gideceğimiz bu buz tutmuş çağın toprağına elimizden geldiğince sevgi, merhamet ve insanlık tohumu ekmektir.
Çünkü insan kalabalığının değil, insanlığın çoğaldığı bir dünyaya ihtiyacımız var.
Ve belki de artık en çok bunu hatırlamamız gerekiyor:
Dünyaya insan olarak gelmek kaderdir; insan kalabilmek ise bir tercihtir.