M. Said Yalçın

İki Dünyanın Arasında Kalan Bir Nesil

M. Said Yalçın

50 ile 60 yaş arasındaki nesil...
Belki de modern zamanların en büyük değişimine sessizce tanıklık eden kuşaklardan biri.

Biz, bir yandan geçmişin değerleriyle büyüdük, diğer yandan geleceğin hızına yetişmeye çalıştık. Çocukluğumuzda hayat bugünkü kadar hızlı değildi. Teknoloji hayatımızın merkezinde değildi. İnsanlar birbirleriyle daha fazla yüz yüze konuşur, komşuluk ilişkileri daha güçlü yaşanır, aile büyüklerinin sözü daha fazla dinlenirdi.

Bugün ise aynı dünyanın içinde bambaşka bir hayat var.

Telefonların, sosyal medyanın, yapay zekânın ve sürekli değişen teknolojinin şekillendirdiği bir çağda yaşıyoruz. Çocuklarımızın dünyası bizim çocukluğumuzdan neredeyse tamamen farklı.

İşte tam bu noktada, 50-60 yaş arasındaki nesil kendisini iki dünyanın arasında buluyor.

Bir tarafta anne ve babalarımız var.

Onların dünyasında saygı, sabır, kanaat, fedakârlık ve aile bağları çok önemliydi. Bizden beklentileri hâlâ büyük ölçüde aynı. Aramak, sormak, ziyaret etmek, ilgilenmek, ihtiyaçlarını karşılamak ve mümkün olduğunca onları mutlu etmek istiyoruz.

Diğer tarafta ise çocuklarımız var.

Onların beklentileri, alışkanlıkları, iletişim biçimleri ve hayata bakışları bizimkinden çok farklı. Onların dünyasını anlamaya, kullandıkları dili öğrenmeye, teknolojiyi takip etmeye ve değişen hayat şartlarına ayak uydurmaya çalışıyoruz.

Bir yanda geçmiş, diğer yanda gelecek...

Biz ise tam ortasındayız.

Adeta iki farklı kültür arasında köprü vazifesi görüyoruz.

Anne babamızın değerlerini çocuklarımıza aktarmaya çalışırken, çocuklarımızın yeni dünyasını da anne babamıza anlatmaya uğraşıyoruz. Geçmiş ile gelecek arasında bağlantı kuruyor, iki tarafın birbirini anlaması için çoğu zaman arabulucu oluyoruz.

Fakat bütün bunları yaparken önemli bir şeyi çoğu zaman gözden kaçırıyoruz:

Kendimizi.

Anne babamızı mutlu etmeye çalışırken onların beklentilerini omuzlarımıza alıyoruz. Çocuklarımızın geleceği için kaygılanırken onların sorunlarını kendi sorunumuz gibi taşıyoruz. İş hayatı, aile sorumlulukları, ekonomik kaygılar, sağlık meseleleri ve değişen toplum düzeni derken bazen kendi hayatımızı yaşamayı erteliyoruz.

Çünkü biz, "Önce aile" denilerek yetiştirilen bir nesiliz.

Kendi ihtiyaçlarımızı çoğu zaman ikinci plana atmayı fedakârlık olarak gördük. Yorulduğumuzu söylemek yerine devam ettik. Kırıldığımızı belli etmemeye çalıştık. "Ben de yoruldum" demeyi çoğu zaman kendimize bile yakıştıramadık.

Belki de bu yüzden bizim kuşağın en büyük sessizliği, kendi hikâyesini sürekli ertelemesi oldu.

Çocukluğumuz başka, çocuklarımızın dünyası başka

Biz çocukken bir oyuncağın değerini bilirdik. Bir bisiklet, bir top, mahallede arkadaşlarla geçirilen birkaç saat bizim için büyük mutluluktu.

Bugün çocuklarımızın odalarında sayısız eşya var ama onları mutlu eden şeylerin ne olduğunu anlamakta zaman zaman zorlanıyoruz.

Biz mektup bekleyen, sabit telefonun başında haber bekleyen bir kuşaktık.

Çocuklarımız ise saniyeler içinde görüntülü konuşuyor, dünyanın öbür ucundaki insanla iletişim kurabiliyor.

Biz bir bilginin peşine düşmek için ansiklopedi karıştırdık, kütüphaneye gittik.

Onlar birkaç saniyede arama motorlarından, sosyal medyadan ya da yapay zekâdan cevap alabiliyor.

Bu değişimin içinde biz sadece teknolojiye değil, hayatın kendisine ayak uydurmaya çalışıyoruz.

Ve belki de bu nedenle bizim kuşak, geçmişi en iyi hatırlayan ama geleceği en fazla sorgulayan kuşaklardan biri.

Peki biz ne istiyoruz?

Aslında çok şey istemiyoruz.

Anlaşılmak istiyoruz.

Çocuklarımız tarafından sadece "anne" veya "baba" olarak değil, hayatı, hayalleri, kırgınlıkları ve beklentileri olan bireyler olarak görülmek istiyoruz.

Anne babalarımız tarafından da yalnızca sorumluluklarını yerine getiren evlatlar olarak değil, zaman zaman yorulan insanlar olarak anlaşılmak istiyoruz.

Çünkü bizim de dinlenmeye, konuşmaya, anlaşılmaya, sevilmeye ve kendimize zaman ayırmaya ihtiyacımız var.

Artık kabul etmeliyiz ki fedakârlık ile kendini tamamen unutmak aynı şey değil.

Ailemizi sevmek, kendimizden vazgeçmek anlamına gelmemeli.

Çocuklarımız için endişelenmek, onların hayatını kendi hayatımızın önüne koymak anlamına gelmemeli.

Anne babamıza saygı göstermek, kendi hayatımızı tamamen onların beklentilerine göre şekillendirmemizi gerektirmemeli.

Belki de şimdi kendimizi hatırlama zamanı

50'li ve 60'lı yaşlar hayatın sonbaharı değil.

Tam tersine, insanın kendisini daha iyi tanımaya başladığı bir dönem.

Çocuklar büyümüş olabilir. Anne babalarımız yaşlanmış olabilir. Hayatın sorumlulukları hâlâ devam ediyor olabilir.

Ama bütün bunların arasında bizim de bir hayatımız olduğunu unutmamalıyız.

Yıllardır ertelediğimiz bir seyahat...

Bir türlü başlayamadığımız bir hobi...

Görüşmeye fırsat bulamadığımız eski bir dost...

Okumak istediğimiz kitaplar...

Dinlemek istediğimiz müzikler...

Ve belki de uzun zamandır kendimize sormadığımız o basit soru:

"Ben ne istiyorum?"

Bu sorunun cevabını bulmak bencillik değildir.

Çünkü insan, kendisini tamamen tükettiğinde başkalarına da verecek gücü kalmaz.

Biz bir geçiş kuşağıyız

Belki de bizim kuşağın en büyük özelliği budur:

Eskiyi unutmadık, yeniyi reddetmedik.

Daktilodan bilgisayara, mektuptan mesaja, kasetten dijital müziğe, siyah-beyaz televizyondan akıllı ekranlara, mahalle kültüründen dijital dünyaya geçişi bizzat yaşadık.

Geçmişin değerlerini taşıdık ama geleceğin değişimine de tanıklık ettik.

Bu nedenle biz sadece bir yaş grubunu değil, iki farklı çağ arasında köprü kuran bir nesli temsil ediyoruz.

Belki de çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük miras, sadece maddi imkânlar değil.

Onlara geçmişin değerlerini anlatırken geleceğin dünyasından korkmamayı da öğretmek...

Büyüklerimize saygıyı korurken kendi hayatımızı da yaşamayı öğrenmek...

Ve en önemlisi, yıllardır herkese yetişmeye çalışırken kendimizi geride bırakmamak.

Çünkü hayat yalnızca çocuklarımızın geleceği veya anne babalarımızın geçmişi değildir.

Hayat, bizim de içinde olduğumuz bir hikâyedir.

Ve belki artık o hikâyede kendimize de bir sayfa ayırmanın zamanıdır.

Çünkü biz iki dünyanın arasında sıkışıp kalmış bir nesil değiliz.

Biz, iki dünyayı birbirine bağlayan nesiliz.

Yeter ki o köprünün üzerinde dururken, kendi hayatımızı da yaşamayı unutmayalım.

 

Yazarın Diğer Yazıları