M. Said Yalçın

Eğitimci mi, Siyasetçi mi, Yorumcu mu?

M. Said Yalçın

Kamuoyunun karşısına farklı sıfatlarla çıkan isimler konusunda asıl tartışılması gereken, kişilerin siyasi tercihleri değil; üstlendikleri görevlerin gerektirdiği sorumluluk ile kamuoyu önündeki rollerinin ne ölçüde örtüştüğüdür.

Malatya’da eğitim camiası içerisinde adı bilinen isimlerden biri olan Çamlıca Koleji sahiplerinden Mustafa Sarıtaç’ın son dönemlerde sosyal medya ve çeşitli platformlardaki görünürlüğünün artması, ister istemez bazı soruları da beraberinde getiriyor.

Burada mesele, bir kişinin hangi siyasi düşünceye yakın olduğu değildir.

Herkesin siyasi tercih yapma, bir partiye yakınlık duyma veya siyasi faaliyetlerde bulunma hakkı vardır. Demokratik toplumlarda bunun aksini düşünmek mümkün değildir.

Ancak kamuoyunun merak ettiği başka bir konu var:

Bir eğitimcinin asli görevi nedir ve kamuoyundaki rolü nerede başlayıp nerede bitmektedir?

Bugün sosyal medya platformlarına baktığımızda eğitimden siyasete, gündelik hayattan ekonomik sorunlara kadar pek çok konuda görüş açıklayan, yorum yapan ve kamuoyuna mesaj veren isimlerle karşılaşıyoruz.

Mustafa Sarıtaç da bu görünürlüğüyle dikkat çeken isimlerden biri.

Kendisini zaman zaman eğitimci kimliğiyle, zaman zaman sivil toplum çalışmalarıyla, zaman zaman da çeşitli toplumsal meseleler üzerine değerlendirmelerde bulunan bir isim olarak görüyoruz.

Hal böyle olunca şu soruyu sormak da kamuoyunun hakkıdır:

Mustafa Sarıtaç’ın bugün kamuoyu önündeki temel kimliği nedir?

Bir eğitimci mi?

Bir özel okul yöneticisi mi?

Bir sivil toplum temsilcisi mi?

Bir dernek yöneticisi mi?

Yoksa toplumsal ve siyasi meseleler üzerine düzenli değerlendirmeler yapan bir yorumcu mu?

Elbette bunların birden fazlası aynı kişide bulunabilir.

Fakat özellikle eğitim gibi doğrudan çocuklarımızı, gençlerimizi ve aileleri ilgilendiren son derece hassas bir alanda, rollerin ve sorumlulukların net olması önemlidir.

Eğitim tartışması kişilerin önüne geçmeli

Özel öğretim kurumlarının bugün ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğu bir gerçek.

Maliyetler yükseliyor, velilerin ekonomik yükü artıyor, öğretmenlerin çalışma koşulları tartışılıyor, özel okullar öğrenci bulmakta zorlanabiliyor ve eğitim sektöründe sürdürülebilirlik konusunda ciddi soru işaretleri ortaya çıkıyor.

Tam da bu noktada eğitim sektörünün içerisinde bulunan yöneticilerin ve eğitimcilerin enerjilerini siyasi polemiklerden ziyade eğitimin temel sorunlarına yöneltmesi gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü mesele Mustafa Sarıtaç meselesi olmaktan çok daha büyük.

Mesele, Türkiye’de özel eğitim kurumlarının geleceğidir.

Mesele öğretmenin emeğidir.

Mesele velinin ekonomik yüküdür.

Mesele öğrencinin aldığı eğitimin niteliğidir.

Mesele eğitim kurumlarının nasıl ayakta kalacağıdır.

Siyaset ayrı, eğitim ayrı

Bir eğitim yöneticisinin siyasi görüşünün bulunması elbette yadırganamaz.

Fakat eğitim kurumlarının toplumdaki yeri düşünüldüğünde, siyasi kimlik ile eğitimci kimliğinin birbirine karışmaması gerektiği kanaatindeyim.

Çünkü eğitim kurumları yalnızca ticari işletmeler değildir.

Oralarda çocuklarımız eğitim görüyor.

Aileler ciddi fedakârlıklarla çocuklarını geleceğe hazırlamaya çalışıyor.

Dolayısıyla eğitim yöneticilerinin kamuoyu önündeki her açıklaması, doğal olarak eğitimci kimliği üzerinden de değerlendirilebiliyor.

Bu nedenle sorumuz aslında oldukça basit:

Eğitim dünyasında söz sahibi olan kişiler, öncelikle eğitimin sorunlarına mı odaklanmalı; yoksa siyasetten gündelik toplumsal tartışmalara kadar her alanda aktif bir kamuoyu figürü olarak mı konumlanmalı?

Bu sorunun cevabını elbette Mustafa Sarıtaç kendisi verecektir.

Milli Eğitim Bakanlığı ve yerel yöneticiler ne yapmalı?

Asıl üzerinde durulması gereken nokta ise burada başlıyor.

Milli Eğitim Bakanlığı ve yerel milli eğitim yönetimleri, özel öğretim kurumlarının yaşadığı sorunları daha yakından takip etmeli.

Özel okulların karşı karşıya olduğu ekonomik ve idari sorunlar yalnızca okul sahiplerinin problemi olarak görülmemeli.

Çünkü özel eğitim kurumlarının yaşadığı her sorun, öğretmeni, öğrenciyi ve veliyi de doğrudan etkiliyor.

Bu nedenle sektör temsilcilerinin, eğitimcilerin ve ilgili sivil toplum kuruluşlarının görüşlerinin alınacağı daha güçlü bir istişare mekanizmasına ihtiyaç var.

Ancak bu mekanizma kurulurken bir başka hassasiyetin de korunması gerekiyor:

Eğitim alanındaki kamuoyu tartışmaları kişiselleştirilmemeli.

Kim hangi partiye yakın?

Kim hangi siyasi görüşü savunuyor?

Kim kiminle aynı fotoğraf karesinde?

Bunlar elbette siyasi hayatın kendi içerisinde tartışılabilir.

Fakat eğitim söz konusu olduğunda esas soru bunlar olmamalıdır.

Esas soru;

Çocuklarımız daha iyi nasıl eğitilecek?

Öğretmenlerimizin sorunları nasıl çözülecek?

Velilerin ekonomik yükü nasıl azaltılacak?

Özel eğitim kurumlarının sürdürülebilirliği nasıl sağlanacak?

Ve en önemlisi;

Türkiye'nin eğitim sistemi geleceğe nasıl hazırlanacak?

Mustafa Sarıtaç üzerinden başlayan bu tartışmanın kişisel bir hesaplaşmaya dönüşmesini doğru bulmuyorum.

Kendisine yönelik bir ithamda bulunmak da amacımız değil.

Tam tersine, kamuoyunda daha fazla görünür olan her eğitim yöneticisinin, taşıdığı sorumluluğun da aynı ölçüde büyüdüğünü hatırlatmak istiyorum.

İnsanlar siyasi tercihlerini değiştirebilir.

Farklı siyasi çevrelerle görüşebilir.

Sosyal medyada düşüncelerini paylaşabilir.

Basın yayın organlarında değerlendirmelerde bulunabilir.

Bunların tamamı demokratik hayatın içerisinde mümkündür.

Ancak bütün bunların yanında kamuoyunun sormaya hakkı olan bir soru vardır:

“Siz hangi kimlikle konuşuyorsunuz?”

Eğitimci olarak mı?

Okul yöneticisi olarak mı?

Sivil toplum temsilcisi olarak mı?

Dernek başkanı olarak mı?

Yoksa siyasi ve toplumsal konularda görüş açıklayan bir yorumcu olarak mı?

Belki de bugün eğitim camiasının ihtiyacı olan şey tam olarak budur:

Kimliklerin değil, sorumlulukların netleşmesi.

Çünkü eğitim, kişilerin siyasi tercihleri üzerinden değil; çocuklarımızın geleceği üzerinden konuşulması gereken en önemli meselemizdir.

Yazarın Diğer Yazıları