Cemal HANİLÇİ

Eylül, Pazar ve Yedi

Cemal HANİLÇİ

Eylül’ü sevmedim.
Pazar günlerini de.
Yedi rakamını hiç sevmedim.
Belki bir rakamdan bu kadar nefret edilmez. Ama insanın canı yandığında mantığını da yanında götürüyor. 
Bir rakam, bir saat, bir sokak adı… 
Hiçbirinin suçu yok aslında.
Ama insan, acısına bir adres arıyor.
Bulamazsa kendine bir rakam seçiyor.
Ben yediyi seçtim.
Neden yedi?
Belki bazı şeyler yedide kaldı.
Belki bazı bekleyişlerin sonu yediydi.
Belki de insan, söyleyemediği bir ismin yerine bir rakam koyabiliyordu.
Portakal suyundan ise nefret ettim.
Bunların hiçbirinin birbirleriyle ilgisi yokmuş gibi görünüyor.
Kimseye anlatamadığım bir sebepten değil; tam tersine, anlatırsam her şeyin gerçek olacağından korktuğum için sevmedim.
Çünkü Eylül, bazı insanların gidişine benziyor.
Birdenbire olmaz.
Oysa insanın içinde hiçbir şey birbirinden bağımsız değildir.
Önce havanın rengi değişir. Akşamlar erken iner. Sokakların sesi azalır. Sonra insan, farkında olmadan eski fotoğraflara bakmaya başlar. Bir zamanlar yanımızda olan insanların artık yalnızca hatıralarda yaşadığını anlar.
İşte ben Eylül’ü bunun için sevmedim.
Bazı ayların takvimde değil, insanın içinde başladığını öğrendim.
Bir ay, bir gün, bir rakam, bir koku…
Hepsi dönüp dolaşıp aynı yere dokunur.
Pazar günleri eskiden başka türlüydü.
Sabahları daha sessiz olurdu dünya. Evde bir telaş olmazdı. Zaman sanki acele etmezdi. Kahvaltının kokusu yayılır, saatler ağır ağır ilerlerdi.
Pazarlar değişmedi aslında.
Artık pazar sabahları uyanınca, yan odadan gelecek bir sesi beklemiyorum.
Birinin “Kalktın mı?” demesini.
Çayın hazır olduğunu söylemesini.
Birlikte oturmayı.
Birlikte susmayı.
Bazı insanlar hayatımızdan çıkınca, evin içindeki eşyalar bile yerini değiştirmiş gibi geliyor.
Masa aynı masa.
Sandalye aynı sandalye.
Pencere aynı pencere.
Ama eksik olan bir sandalye varsa bütün ev susuyor.
İşte ben pazar günlerini bunun için sevmedim.
Çünkü pazar, insanın kaçacak hiçbir yeri olmadığı gündür.
Hafta içi insan çalışır.
Koşar.
İnsanların arasında kaybolur.
Kendini meşgul eder.
Ama pazar gelir.
Ve bütün bahaneler biter.
İnsan kendisiyle baş başa kalır.
Eylül de tam o sırada gelir.
Havayı değiştirir.
Akşamı erkenden indirir.
Ve insanın yılardır içine kilitlediği kapıların anahtarlarını sessizce masanın üzerine bırakır.
Sonra yedi çıkar karşıma.
Bir rakam.
Sadece bir rakam.
Ama bazı rakamların insanın hayatında karşılığı vardır.
Kimsenin bilmediği.
Kimseye anlatmadığı.
Belki bir tarih.
Belki bir saat.
Belki bir bekleyiş.
Belki de artık hatırlamak istemediği bir gün.
Ben yediyi sevmedim.
Çünkü bazı şeyler yedide kaldı.
Ve insan, bir rakamdan nefret ederek bir anıyı hayatta tutar.
Sonra portakal suyu...
O da öyle.
Bir bardak.
Basit bir içecek.
Ama insanın hafızası basit değil.
Bir koku gelir.
Bir tat gelir.
Bir sabah gelir.
Bir masa gelir.
Bir ses gelir.
Ve sen yıllar önce kaybettiğin birinin karşısında, hiçbir şey olmamış gibi yeniden oturursun.
Bir saniyeliğine.
Sonra gerçek geri gelir.
O sandalye boştur.
Ses yoktur.
Masa sessizdir.
Ve sen elindeki bardağa bakarsın.
İşte, insanın boğazına düğümlenen şey portakal suyu değil; geri gelmeyeceğini bildiği halde özlediği insandır.
Ben Eylül’ü sevmedim.
Pazarları sevmedim.
Yediyi sevmedim.
Portakal suyumu?.. nefret ettim.
Portakal suyunun suçumu ne?
Hiiiç.
Ama bazı kokular insanı yıllar öncesine götürür. Bazı tatlar, kapandığını sandığın kapıları yeniden açar.
Bir sabahın akşamı gelir aklına.
Bir masa.
Bir sandalye.
Bir ses.
Sonra o sesin artık hayatta olmadığını, o masanın artık aynı masa olmadığını, o sabahların bir daha gelmeyeceğini hatırlarsın.
Ve insan, bazen portakal suyundan değil;
geri gelmeyen sabahlardan nefret eder.
Benim meselem Eylül değildi.
Yedi değildi.
Portakal suyu hiç değildi.
Ben, değişen şeylerden nefret ettim.
Gidenlerden.
Çünkü hepsi bana aynı şeyi hatırlattı:
Bazı insanlar gittikten sonra takvimden çıkmıyor.
Eylül geliyor, hatırlatıyor.
Pazar geliyor, hatırlatıyor.
Yedi karşına çıkıyor, hatırlatıyor.
Bir bardak portakal suyu...
Ve sen, yıllar geçtikçe iyileştiğini sanıyorsun.
Oysa iyileşmek bazen unutmak değil.
Sadece acının sesini kısmakmış.
Sonra bir pazar sabahı uyanıyorsun.
Eylül.
Sessizlik.
Masada bir bardak.
Saat yedi.
Ve bir anlığına, kapının açılacağını sanıyorsun.
İşte insanın en büyük yanılgısı da bu.
Gidenlerin dönmesini beklemek değil.
Onların bir daha hiç gelmeyeceğini bildiği halde, kalbinin hâlâ kapıya bakması.
Belki de bu yüzden Eylül’ü sevmedim.
Belki bu yüzden pazarları sevmedim.
Belki yediye kızmamın sebebi sadece yedi değildi.
Portakal suyundan nefret etmemin sebebi de portakal değildi.
Ben aslında bir insanın yokluğundan nefret ettim.
Ve insan bazen bunu yıllarca söyleyemiyor.
Çünkü bazı cümlelerin sonuna nokta koyamıyor.
“Artık yok.”
Diyemiyor.
Derse, gerçekten yok olacak sanıyor.
O yüzden bazı insanlar içimizde yaşamaya devam ediyor.
Bir Eylül’de.
Bir pazar sabahında.
Bir rakamın içinde.
Bir bardak portakal suyunda.
Ve bazen…
Hiç kimsenin bilmediği bir yerde.
Kalbimizin tam ortasında.
İnsan en çok da şuna ağlıyor:
Bir zamanlar hayatımızın en sıradan parçası olan birinin,
bir gün hayatımızın en büyük özlemi haline gelmesine.
Nefret ettim..
“Unutursun” diyenlerden,
Unutamadığım halde sustuğum gecelerden.
Ve en çok da, bazı insanların hayatımızdan çıkıp bizim hayatımızın içinde kalmaya devam etmesinden.
Çünkü gitmek kolay.
Asıl zor olan, birinin gittikten sonra hâlâ her yerde karşına çıkması.
Bir şarkıda.
Bir sokakta.
Bir kokuda.
Bir rakamda.
Bir ayda.
Bir bardak portakal suyunda…
İnsan bazen birini kaybettiğinde ağlamıyor.
Önce inkâr ediyor.
Sonra alışıyor.
Sonra sustuğunu sanıyor.
Ama yıllar sonra, hiç beklemediği bir sabah, Eylül geliyor.
Ve insan anlıyor:
Meğer hiçbir şey geçmemiş.
Sadece insan, acısıyla yaşamayı öğrenmiş.
O yüzden Eylül’ü sevmedim.
Ve belki de asıl korkunç olan şu:
Bir gün Eylül yine gelecek.
Yine pazar olacak.
Saat yediyi gösterecek.
Birileri masaya portakal suyu koyacak.
Ve sen hiçbir şey hissetmeyeceksin.
İşte o gün…
Yediyi sevmedim.
Portakal suyundan nefret ettim.
Ama şimdi biliyorum ki insanın gerçekten nefret ettiği şeyler, en çok sevdiği şeylerin gölgesidir.
Ve bazı insanlar vardır…
Onları kaybettiğiniz gün ölmezler.
Sizin için, onları hatırlatan son şey de kaybolduğunda ölürler.
Benim korkum da bu.
Bir gün Eylül gelecek.
Yedi diyecekler.
Bir yerde portakal suyu ikram edecekler.
Ve ben hiçbir şey hissetmeyeceğim.
İşte o gün gerçekten korkacağım.
Çünkü insanın canını acıtan şeyleri unutması iyileşmek değildir her zaman.
Bazen,
sevdiği birini ikinci kez ,kaybetmesidir.
O gün gerçekten anlayacaksın.
Bazı insanları unutmak iyileşmek değil.
Onları ikinci kez kaybetmektir...

Yazarın Diğer Yazıları