M. Said Yalçın

Yaşamın İçinden Sessiz Bir Yolculuk

M. Said Yalçın

İnsanın kendi içine yaptığı yolculuk, çoğu zaman dış dünyanın gürültüsünden daha ağırdır. Bazen bir köy gibi belirir ruhun içinde; belirir ve kaybolur. Ne tamamen sahipsizdir ne de bütünüyle sahip olunmuş. Bir yanı çocukluğun masumiyetini taşırken, diğer yanı yılların yorgunluğunu omuzlarında biriktirir. İşte insan, tam da bu iki uç arasında “yaşadığını” sanır.
Her geçen gün, fark etmeden biraz daha yaşlanıyoruz. Ama bu yaşlanma yalnızca takvimlerin işi değildir; daha çok hislerin derinleşmesi, hayal kırıklıklarının çoğalması ve kabullenişlerin ağırlaşmasıdır. Bir süre sonra insan, hayatı sevmekten çok “yaşamaya alışmayı” öğrenir. Belki de en sinsi dönüşüm tam burada başlar.
İnsanın önüne en kritik ayrım noktalarından biri çıkar: akıl ve vicdan. Akıl hesap yapar, çıkarı korur, geleceği planlar. Vicdan ise sessizdir ama inatçıdır; hesap bilmez ama hakikati bilir. Ve insan, eğer bir gün bu iki ses arasında kalırsa, çoğu zaman zor olanı değil doğru olanı seçmek zorundadır. Çünkü vicdan, insanın kendine bıraktığı en son mirastır.
Gece karanlığından aydınlık yarınlara dair kurulan her cümle, aslında bir umut disiplinidir. İnsan umut etmeyi bıraktığında değil, umut etmeyi unuttuğunda karanlığa düşer. O yüzden bazı cümleler sadece temenni değil, aynı zamanda bir tutunma biçimidir: “İnşallah” derken, insan sadece geleceği değil, kendini de yeniden kurar.
Hayatın en sert öğretisi şudur: Can yakan hiçbir olay yalnızca bir sapma değildir. Bazen yolun kendisidir. İnsan bunu anlamak istemez; çünkü acıyı istisna saymak daha kolaydır. Oysa çoğu zaman acı, yolun ta kendisidir. İnsan, “neden benim başıma geldi?” sorusunu sormaktan vazgeçtiği anda, başka bir soruyla yüzleşir: “Bu bana neyi gösteriyor?”
Zekâ ile hayat arasındaki gerilim de burada başlar. Zekâ kontrol etmek ister, açıklamak ister, çözmek ister. Hayat ise her zaman çözülebilir değildir. Direndikçe daha da sertleşir, anlamaya çalıştıkça daha da karmaşıklaşır. Bir noktadan sonra insan şunu fark eder: Bazı şeyleri anlamak değil, taşımak gerekir.
Acının kılık değiştirmiş bir hediye olabileceği fikri ilk başta sert gelir. Ancak zaman, bu sertliği yavaş yavaş törpüler. Kayıplar, hayal kırıklıkları, kırılmalar… Hepsi birer yön değiştirici gibi çalışır. İnsan bazen en çok canının yandığı yerden kendine yaklaşır. Ve o yaklaşma, farkında olmadan bir olgunlaşmaya dönüşür.
Bu yüzden her aksilik, sadece bir engel değil; aynı zamanda bir işarettir. Bizi kendimize götüren, bazen istemediğimiz yönleri gösteren bir pusula gibi… İnsan çoğu zaman o pusulayı yanlış okur; geri dönüş sanır, oysa çoğu şey aslında ileriye doğru bir çağrıdır.
Ve bütün bu karmaşanın ortasında en basit ama en zor ilke kalır: edep. Çünkü kibir, insanı büyütmez; aksine daraltır. Kendini her şeyin merkezine koyan zihin, sonunda yalnızca kendi yankısını duyar. Edep ise insanı genişletir; başkasını da görmeyi öğretir, sınırını bilmeyi hatırlatır.
Belki de bütün mesele şudur: İnsan, kendi içindeki çilekeş köyü terk etmek yerine onu anlamayı öğrendiğinde, yol gerçekten başlamış olur. Çünkü bazı yollar dışarıya değil, içeriye çıkar. Ve en uzun yolculuk, insanın kendine varma çabasıdır.

Yazarın Diğer Yazıları