Malatya, 6 Şubat depremlerinin ardından yalnızca fiziksel olarak değil, toplumsal ve yönetsel hafıza açısından da ağır bir sınavdan geçti. Yıkılan binaların yerine yenileri yapılabilir; ancak yıpranan güven duygusu, zedelenen vefa kültürü ve vatandaşla yönetim arasındaki mesafenin açılması çok daha zor onarılır.
Bugün gelinen noktada şehirde sıkça dile getirilen ortak bir eleştiri var: “koltuk sarhoşluğu.” Bu ifade, sadece bir görevde bulunmayı değil; o görevin sorumluluğunu, yükünü ve ahlaki boyutunu geri plana iten bir yönetim algısına işaret ediyor. Eleştirilerin hedefinde yalnızca yerel yöneticiler değil; basın mensupları, siyasi il başkanlıkları, STK’lar, dernekler ve oda başkanlıkları da var. Çünkü sorun, bireysel değil; daha çok kurumsal bir refleks meselesi olarak görülüyor.
Deprem sonrası süreçte en çok beklentilerden biri “vefa”ydı. Yani geçmişte emek vermiş, şehir için çaba göstermiş insanlara karşı hatırlama, saygı ve adalet duygusu… Ancak birçok vatandaşın gözlemine göre, bu kavram giderek yerini kısa vadeli ilişkiler ağına ve değişken dostluklara bırakmış durumda. Bugün eleştirilenlerin yarın “yakın çevre” haline gelmesi, toplumda ciddi bir güvensizlik üretmiş görünüyor. Oysa vefa, sadece bir duygu değil; aynı zamanda kamu yönetiminde istikrarı sağlayan en önemli ahlaki zemindir.
Vatandaşın gündelik hayatına yansıyan sorunlar ise bu tartışmaları daha somut hale getiriyor. Özellikle kırsalda yaşayan, yaşlı ve dezavantajlı bireylerin karşılaştığı bazı örnekler, kamu hizmeti algısındaki kopukluğu gözler önüne seriyor. 90 yaşında, köyde yaşayan bir vatandaşın yaşadığı su kaçağı nedeniyle kendisine kesilen yaklaşık 99.600 TL’lik fatura, birçok kişi için sadece bir “teknik hata” değil; aynı zamanda adalet duygusunu zedeleyen bir örnek olarak değerlendiriliyor. Bu tür olaylar, bireysel hatalardan ziyade sistemsel denetim eksikliklerini gündeme taşıyor.
Burada asıl mesele, vatandaşın kiminle muhatap olduğu kadar, derdini kime ve nasıl anlatabildiğidir. İletişim kanallarının açık olduğu söylenirken, pratikte telefonlara dönüş yapılmaması, randevu süreçlerinin işlememesi ya da taleplerin karşılık bulmaması, güveni zayıflatan unsurlar arasında yer alıyor. Vatandaşın kendini “duyulmayan” konumda hissetmesi, yönetim ile toplum arasındaki mesafeyi büyütüyor.
Öte yandan, eleştirel yaklaşım sergileyen bazı kişilerin zamanla sistemin içine dahil olup söylem değiştirmesi de toplumda ayrı bir rahatsızlık yaratıyor. Dün eleştirenlerin bugün farklı bir konumda “yakın ilişki” dili kullanması, kamu vicdanında tutarlılık tartışmalarını beraberinde getiriyor. Bu durum, kişisel kırgınlıkların ötesinde, kurumsal güven algısını etkileyen bir mesele haline geliyor.
Tüm bu tablo içinde en tehlikeli kırılma ise şudur: vatandaşın çözüm aramaktan vazgeçmesi. “Artık ne şikayet ederim, ne talepte bulunurum; sadece açık ararım” noktasına gelinmesi, demokratik katılım açısından ciddi bir alarmdır. Çünkü sağlıklı bir şehir yönetimi, eleştiriden beslenir; kırgınlıktan değil.
Oysa beklenti çok daha basittir: adaletli işlem, erişilebilir yönetim ve tutarlı bir vefa anlayışı. Hiçbir vatandaş, yaşlı bir bireyin hatası üzerinden ağır bir fatura yüküyle karşılaşmasını adil bulmaz. Hiçbir toplum, sorunlarını anlatacak kapı bulamadığında kendini güçlü hissetmez.
Malatya’nın bugün ihtiyacı olan şey, sadece hizmet üretimi değil; aynı zamanda güven üretimidir. Güvenin olmadığı yerde hizmetler ne kadar güçlü olursa olsun, toplumsal karşılığı zayıf kalır. Vefa ise bu güvenin en temel taşıdır. Unutulduğunda, geriye sadece kırgınlıklar ve sessiz tepkiler kalır.