M. Said Yalçın

Bilmem Ki Gidiyorum İşte…

M. Said Yalçın

“Nereye?” demişler dervişe.

“Bilmem ki, gidiyorum işte…”

İnsanoğlunun en büyük yanılgılarından biri, her şeyi bildiğini sanmasıdır. Oysa hayat, bilinmezliklerle örülü uzun bir yolculuktur. Kimi zaman hedefler koyarız, planlar yaparız, yarınları şekillendirdiğimizi düşünürüz. Fakat dönüp geriye baktığımızda görürüz ki çoğu zaman bizi menzile ulaştıran şey hesaplarımız değil, nasibimiz olmuştur.

Dervişin “Bilmem ki, gidiyorum işte” sözü, aslında bir çaresizliğin değil; teslimiyetin ifadesidir. Çünkü insan, dünyanın bütün yollarını öğrenebilir ama kaderin hangi kapıyı açacağını bilemez. Bugün güçlü olan yarın zayıf düşebilir, bugün yoksul olan yarın servete kavuşabilir. Nice sultanlar toprak olmuş, nice isimsiz insanlar gönüllerde taht kurmuştur.

Bu yüzden hayatı yalnızca makamlarla, unvanlarla ve geçici başarılarla ölçmek büyük bir eksikliktir. Asıl mesele; yürüdüğümüz yolu nasıl yürüdüğümüzdür.

Dervişin devamındaki sözler, belki de bu çağın en çok ihtiyaç duyduğu nasihati içinde barındırır:

“Çiçekleri ezmeden, gönülleri incitmeden, evvelden ezele gidiyorum işte…”

Ne kadar sade, ne kadar derin…

Bugün insanlar birbirini geçmek için yarışıyor. Daha fazla kazanmak, daha yüksek mevkilere ulaşmak, daha çok görünmek için mücadele ediyor. Fakat bu yarış sırasında kaç gönül kırılıyor, kaç umut söndürülüyor, kaç insanın hakkı çiğneniyor; çoğu zaman bunların hesabı yapılmıyor.

Oysa medeniyetimizin özü, insanı yaşatmayı esas alır. Bir gönlü kazanmanın, bir kalbi tamir etmenin, bir yetimin başını okşamanın değeri hiçbir dünyevi kazançla ölçülemez. Çünkü insan, yalnızca yaptıklarından değil; yaparken sergilediği ahlaktan da sorumludur.

Günümüz dünyasında başarı denildiğinde akla çoğunlukla servet, şöhret ve güç geliyor. Ancak tarihin sayfaları dikkatle incelendiğinde görülür ki insanların hatırladığı isimler, çoğu zaman en zenginler değil; en merhametli olanlardır. En güçlüler değil; en adil olanlardır. En çok konuşanlar değil; gönüllere dokunanlardır.

Belki de bu yüzden derviş, yolunu tarif ederken bir şehirden, bir makamdan ya da bir menzilden söz etmiyor. O, yürüyüşünün ahlakını anlatıyor.

Çiçekleri ezmemek…

Yani tabiatı korumak, canlıya zarar vermemek, güçsüzü gözetmek.

Gönülleri incitmemek…

Yani diliyle yaralamamak, kibirle yaklaşmamak, insanı insan olduğu için sevebilmek.

Evvelden ezele gitmek…

Yani yaratılıştan sonsuzluğa uzanan yolculuğun farkında olmak.

Bir başka gün dervişe sormuşlar:

“Peki, nasılsın?”

“Bilmem...” demiş.

Ardından da şu cümleyi eklemiş:

“Mizanda belli olacak.”

İşte bütün hikmet burada saklıdır.

Bugün herkes kendisini iyi, doğru ve haklı görebilir. İnsan kendi kusurlarını örtmekte, kendi nefsine mazeret üretmekte oldukça mahirdir. Fakat gerçek hüküm, insanların alkışında değil; ilahi adaletin terazisinde ortaya çıkacaktır.

Makamlar, servetler, ünvanlar, kalabalıklar, alkışlar…

Hepsi bir gün geride kalacak.

Geriye ise yalnızca amel kalacak.

Belki bir yetimin duası…

Belki kırılmamış bir gönül…

Belki de kimsenin bilmediği gizli bir iyilik…

İnsanın gerçek değeri, dünyadaki görünürlüğüyle değil; mizan günündeki ağırlığıyla ölçülecektir.

Bu nedenle hayat yolculuğunda asıl soru “Nereye gidiyorsun?” değil, “Nasıl gidiyorsun?” sorusudur.

Çünkü varacağımız yer belli, fakat oraya hangi yüzle çıkacağımız henüz belli değildir.

Dervişin dediği gibi;

Bilmem ki…

Gidiyoruz işte.

Ve nasıl olduğumuzun cevabı da bugün değil, mizanda belli olacak.

Yazarın Diğer Yazıları