Malatya yine bir konferans salonunda alkış tuttu…
Yine kürsüler kuruldu, yine protokol sıraları dizildi, yine bol bol hatıra fotoğrafı çekildi.
Bu kez sahnede Japon deprem uzmanı Yoshinori Moriwaki vardı.
Konu ise oldukça ağırdı:
“Depreme Dirençli Geleceği Tasarlamak.”
İnsan ister istemez soruyor:
Malatya’nın geleceğini tasarlamak için gerçekten önce Japonya’dan bir uzman getirip gençlerin karşısına çıkarmak mı gerekiyordu?
Üstelik bu isim, konferansta Malatya için “7’nin üzerinde deprem beklemediğini” söyleyerek adeta rahatlatıcı mesajlar verdi.
Peki hangi saha çalışmasına dayanarak?
Hangi uzun dönemli yerel gözleme dayanarak?
Hangi aktif fay analizine dayanarak?
Malatya halkı artık süslü cümlelere değil, sahici güvene ihtiyaç duyuyor.
Çünkü bu şehir, depremi kitaplardan okumadı.
6 Şubat’ta enkazın altında kaldı.
Evlatlarını toprağa verdi.
Geceyi sokakta geçirdi.
“Uzman görüşü” denilen cümlelerin nasıl bir anda yerle bir olabileceğini yaşayarak gördü.
Bugün Malatyalılar için mesele, bir yabancı uzmanın gelip moral veren cümleler kurması değildir.
Asıl mesele; bu şehrin acısına gerçekten temas etmiş bilimsel ciddiyetin ortaya konulmasıdır.
Burada kimsenin milliyetçilik üzerinden bir bilim tartışması yaptığı yok.
Bilim evrenseldir.
Elbette yabancı uzmanlar gelir, görüş sunar, bilgi paylaşır.
Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ancak insanın içini acıtan nokta şudur:
Türkiye’de yıllardır deprem çalışan, sahada bulunan, diri fayları inceleyen, sayısız bilimsel yayın ortaya koyan onlarca yerli deprem bilimci varken; Malatya’da gençlerin karşısına “umut dağıtan yabancı uzman” vitrinine neden ihtiyaç duyuldu?
Sanki bu ülkenin jeoloji mühendisleri yokmuş gibi…
Sanki bu ülkenin deprem profesörleri 6 Şubat’tan beri gece gündüz ekranlarda halkı bilgilendirmiyormuş gibi…
Sanki Malatya’nın fay hatlarını en iyi bilenler Tokyo’da yaşıyormuş gibi…
İşte toplumun öfkelendiği yer tam da burasıdır.
İnönü Üniversitesi gibi köklü bir kurumun, bilimsel itibarı “yabancı uzman etkisi” üzerinden güçlendirmeye çalışması sorgulanmalıdır.
Çünkü üniversiteler, alkış üretme merkezleri değil; sorgulama merkezleridir.
Aynı şekilde MAGİNDER yönetiminin de kamuoyuna şu soruların cevabını vermesi gerekir:
Bu konferansın bilimsel amacı neydi?
Malatya özelinde hangi teknik çalışmalar sunuldu?
Şehrin deprem riskine dair hangi somut veriler paylaşıldı?
Yerli bilim insanlarının katkısı neden geri planda bırakıldı?
Toplum psikolojisi bu kadar hassasken, “rahatlatıcı söylemler” hangi sorumluluk anlayışıyla servis edildi?
Çünkü deprem meselesi artık PR çalışması kaldırmıyor.
Boy boy fotoğraf vermekle, salon doldurmakla, yabancı uzman ağırlamakla “depreme dirençli şehir” olunmuyor.
Direnç; sağlam zeminde, sağlam denetimde, sağlam yönetimde oluşur.
Bugün Malatya’da insanlar hâlâ konteynerde yaşıyor.
Hâlâ artçı sarsıntılarda korkuyla dışarı fırlıyor.
Hâlâ yapılan binaların güvenine tam olarak ikna olmuş değil.
Böyle bir atmosferde yöneticilerin yapması gereken şey; toplumun hassasiyetini anlayan bir bilim dili kurmaktır.
Şov dili değil.
Kaldı ki deprem bilimi, kesin hüküm kurma alanı değildir.
Dünyanın hiçbir ciddi bilim insanı, bir şehir için mutlak güven cümleleri kurmaz.
Risk analizinden söz eder.
Olasılıktan söz eder.
Hazırlıktan söz eder.
Ama bizde mesele çoğu zaman bilimin kendisi değil, bilimin sahne dekoru oluyor.
Salon hazır…
Afiş hazır…
Protokol hazır…
Fotoğraflar hazır…
Peki ya Malatya gerçekten hazır mı?
İşte cevap bekleyen asıl soru budur.