“Kendim kadar kimseyi tanımıyorum…”
Bu cümle, bir insanın en derin yalnızlığını anlatır. Kardeşin varken kardeşsiz, annen hayattayken annesiz hissetmenin ağırlığıdır bu. Çünkü insanı yalnız bırakan şey çoğu zaman yokluk değil, adaletsizliktir.
Toplumda sıkça söylenen bir söz vardır: “Dünyanın en güvenli limanı anne kucağıdır.”
Peki ya o liman herkese açık değilse?
Peki ya bir çocuk o limana hiç sığınamamışsa?
Anne; merhametin, şefkatin ve adaletin ilk öğretmenidir. Bir çocuğun dünyaya bakışı, çoğu zaman annesinin ona nasıl baktığıyla şekillenir. Ama ne yazık ki bazı evlerde sevgi eşit dağılmaz. Bir evlat göklere çıkarılırken, diğeri görmezden gelinir. İşte o an sadece bir kalp kırılmaz; kardeşlik de sessizce çatırdamaya başlar.
Kur’an-ı Kerim’de adalet, sadece mahkemelerde değil, aile içinde de emredilir:
“Şüphesiz Allah, adaleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder...” (Nahl, 90)
Bu ayet, annenin evlatları arasında kuracağı dengeyi de kapsar. Çünkü aile, adaletin ilk sınandığı yerdir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise çocuklar arasında ayrım yapmanın ne kadar tehlikeli olduğunu açıkça ifade etmiştir:
“Çocuklarınız arasında adaletli olunuz.” (Buhârî, Hibe 12)
Bir başka rivayette, bir sahabenin sadece bir çocuğuna hediye vermek istemesi üzerine Efendimiz şöyle buyurur:
“Diğer çocuklarına da aynı şekilde verdin mi?”
“Hayır” cevabını alınca:
“O halde buna şahitlik etmem. Çünkü ben zulme şahitlik etmem.”
Bu söz, anne-baba sevgisinin bile adaletsiz olduğunda zulme dönüşebileceğini gösterir.
Bir evde bir çocuk sürekli çabalıyorsa, sürekli “sevilmeye layık olduğunu” ispat etmeye çalışıyorsa, orada bir eksiklik vardır. Çünkü gerçek sevgi, ispat istemez.
Sevgi; var olduğu için vardır, hak edildiği için değil.
“Her şeye koşan, her şeyi yapan ama yine de eksik görülen” evlatların içinde sessiz bir fırtına kopar.
Ve o fırtına zamanla şuna dönüşür:
Kardeşlik bağlarının kopuşu.
Çünkü adaletin olmadığı yerde kıyas başlar.
Kıyasın olduğu yerde kırgınlık büyür.
Kırgınlığın olduğu yerde ise sevgi barınamaz.
Bir annenin kalbi, tüm evlatlarına yetecek kadar geniştir.
Ama mesele genişlik değil, denge meselesidir.
Bir elin parmakları bir değildir, evet…
Ama hangisini kesseniz aynı acıyı hissedersiniz.
Anne de öyle olmalıdır:
Hiçbir evladının acısına kayıtsız kalmayan, hiçbirini diğerinden üstün tutmayan.
Kur’an’da anne-babaya iyilik emredilirken bile ölçü konulmuştur:
“Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ama dünya işlerinde onlarla iyi geçin.” (Lokman, 15)
Bu ayet şunu öğretir:
Sevgi ve saygı vardır ama adalet ve hakikat de vardır.
Hiçbir ilişki, adaletsizliği meşru kılamaz.
Bugün birçok insan, çocukluğunda alamadığı sevgiyi yetişkinliğinde arıyor.
Kimisi bunu başarıyla, kimisi güçle, kimisi de kendi evlatlarına sarılarak telafi etmeye çalışıyor.
Senin söylediğin gibi:
Evlat sevgisi, karşılık beklemez.
Uykudayken bile özlenir.
Kendi canından öte tutulur.
İşte bu yüzden bir anne için en büyük sorumluluk şudur:
Kendi yaşadığı eksikliği, evlatlarına miras bırakmamak.
Çünkü travmalar da miras kalır.
Ama adalet de kalır.
Ey anne…
Birini severken diğerini eksiltme.
Birini överken diğerini yok sayma.
Çünkü senin terazindeki en küçük kayma, onların hayatında büyük kırılmalara dönüşür.
Ve unutma:
Evlatlar bir gün büyür, yollarını çizer.
Ama kalplerinde taşıdıkları “anneleri”, ömür boyu değişmez.
Adil bir anne; sadece çocuk yetiştirmez…
Sağlam bireyler, güçlü kardeşlikler ve huzurlu toplumlar inşa eder.
Sevgi farklı olabilir…
Ama adalet zorunludur.
Çünkü sevgi eksikliği yaralar…
Ama adaletsizlik parçalar.