Özelde Basra Körfezi’ndeki genelde de Avrasya’daki enerji kaynak ve koridorlarının merkezinde yer alan çatışmalar odak noktasında Türkiye’nin yer aldığı coğrafyada yaşanmaktadır. Bir bakıma Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu için söylenen Şeytan Üçgeni Coğrafyasının tam ortasındaki Türkiye her çatışmadan çok yönlü olarak etkilenmektedir. Ekonomik, sosyo kültürel, sosyo psikolojik ve siyasal gerekçelerle Türkiye’nin etkilenme düzeyi oldukça yüksek olmaktadır.
Tamamı Müslüman ahaliden oluşan Körfez Bölgesinin bölge dışından müdahale edenlerin marifetiyle ateş çemberine dönüşmüş olmasının yanı sıra insani krizin derinleşmesi söz konusu olmuştur. Bu meselenin bir tarafında da her zaman Filistin de yer almaktadır. İsrail’in Filistin’e yönelik yok edici talepleri ile ilgisiz olmayacaktır. İsrail’in üzerindeki dikkatleri dağıtarak çevresini kendi çıkarlarına göre yeniden dizayn etme çabaları gözden kaçırılmaması gereken hususlardandır.
Türkiye jeopolitik açıdan risklerle dolu bir bölgede bulunmaktadır. Bundan dolayı da kendinden kaynaklı olmasa da çevresindeki olay ve olgulardan derinden etkilenen bir yapıya sahiptir. Bu ABD-İsrail-İran Savaşı da ekonomi başta olmak üzere hayatı derinden etkileme kapasitesine sahiptir. Ekonomideki enflasyon ile mücadele hedefini ciddi anlamda akamete uğrarsan bu tablo Türkiye için zorlayıcı karakterdedir. Enerji maliyetlerindeki kontrol dışı artışlar enerji yoksulu bir ülke olan Türkiye’de bütçedeki dengeleri alt üst eden bir yapı kazanmıştır. Bütçedeki cari açık çok ciddi seviyelere yükselmiş olacaktır.
Dünyadaki ülkeler ligindeki güçler dengesini de ciddi seviyede değiştirme kapasitesi olan bu savaşın çoğunluğu Müslümanlardan oluşan insan kaybı binlerle ifade edilir olmuştur. Yıkımın ve ateşin altında kaldığı için maddi hasar ile karşı karşıya kalan devlet ve toplumların da tamamına yakını Müslümanlardan oluşmaktadır. Aslında insan kaybının dini boyutu olmaz. Hiçbir toplum savaşla karşılaşmasın ve insanlarını kaybetmesin diye düşünüyor olsak da her dem Müslümanlar olunca da derin düşünceler beynimizi meşgul etmektedir. Bu durum İsrail’in uzlaşmaz, kural tanımaz ve azgın tutumlarına bakılınca daha farklı bir anlayış ile karşılaşılmaktadır.
İran ile ilgili durum da çok özel ve özelliklidir. Her şeyden önce, İran, Dünyanın en eski ve güçlü medeniyetlerinden birinin mirasçısı olan bir ülkedir. İkinci olarak, İran, Türkiye’den sonraki en yüksek nüfuslu Türk’ü uhdesinde barındıran bir memlekettir. Üçüncü olarak özel bir coğrafyada bulunmaktadır. Bunların yanı sıra, çok ciddi zenginlik kaynağına sahip olarak petrol ve doğal gazda dünya sırlamasında üst sırlarda olan bir devlettir. Bütün bu olumlu özelliklerinin etkisiyle, İran, kendine özgü bir yönetim anlayışını sürdürmektedir. Çatışmaların ana gerekçesini kendi dışındaki dünyada İran’ın jeopolitik oyunlar kurması oluşturuyor gibi görünse de asıl nedenin İran’ın enerji kaynakları olduğu söylenebilir. İran kendi uzağındaki vekil güçlerinin irtifa kaybına uğramasıyla içe dönük bir yapıya geri dönmüştür. Durumunun farkında olması olgusundan ötürü olacak ki, savaş öncesi müzakerelerde olumlu ve barışa yatkın davranmayı ihmal etmedi. Ancak ABD ve İsrail tarafı müzakereleri umursamadan savaşı başlattı. Dünya basınına uzlaşmaz olarak takdim edilen İran iken, aslında, sürekli anlaşma yollarını arayan İran olmuştur. Çünkü on yıllardır ambargo altında ekonomisi alt üst olan İran’ın bir türlü bunalım içerisine sürüklendiği ve bundan kurtulmak istediği anlaşılmaktadır. İran’ın bu ambargolar ve vekil güçlere harcadığı ekonomik değerler sebebiyle içerideki ekonomisi vatandaş için çekilmez hale gelmiştir. Bu durum da ülke içinde rejim karşıtı cepheyi genişletmiştir. Bu genişlemeye rağmen İranlıların devleti için birleşecekleri düşünülüp hesaplanamamıştır. Diasporada yaşayan İranlıların tutumu Batı Dünyasını yanılgıya sürüklemiştir. Onlar gibi rejim gitsin de ne olursa olsun diyecek İranlı içeride fazla bulunamamıştır. Bütün bunların ötesinde kitlesel isyana dönüştürme provası şeklindeki eylemlerde kaybedilen insan sayısını dünya kamuoyuna on katı rakamlarla açıklamak da İran’ı işgal etme planının bir parçası olarak sunulmuştur.
Hafızalarımızı sürecin başına götürecek olursak, Türkiye’nin baştan beri barıı ve çatışmasızlığı esas alan anlayışı iyi değerlendirilemedi. Her iki taraf ile görüşebilen sayılı ülkeler arında yer alan Türkiye ciddiyetini ve biricikliğini bir daha ispatlamıştır. Özellikle İran cephesinin savaş öncesi arabuluculuğu Türkiye yerine Umman’a vermesi stratejik bir hamle hatası olarak değerlendirilebilir. Umman’ın kapasitesinin böylesine ciddi ve büyük bir meseleyi kaldırmaya yetemeyeceği görülebilmeliydi. İran’ın Türkiye’yi istememesinin Türkiye’nin bölgede artan gücünden rahatsız olmasından kaynaklandığı zamanla daha iyi anlaşılabilecektir. Aslında, Türkiye, bütün diğer çatışmalarda olduğu gibi önceliği kalıcı barış tesis etmek olan bir aktör konumundadır. Bütün bölgeyi ateşe sürükleme tehlikesini her vesileyle dile getiren Türkiye adeta bu günleri önceden görebilme ayrıcalığı da ortaya koymuştur.
Bu olayların asıl önemli tarafı Filistin ve Lübnan’a yönelik olarak gerçekleştirilen İsrail saldırılarının gözlerden uzak tutulması amaçlarıyla daha iyi anlaşılmaktadır. İsrail kendi bölgesindeki toprak genişletme hamlesini dünyanın ilgisinden uzaklaştırmak için stratejiler geliştirmiş gibi görünüyor. Hem su kaynakları açısından hem de kendi çevresinde insansız bölgeler oluşturmak amaçlarından kaynaklı olarak İsrail çeşitli saldırılar gerçekleştirmektedir.
İşin doğrusu İsrail’in etrafındaki 300 milyon kendi dışındaki insan kitlesinin tamamını öldüremeyeceğine göre, eğer burada yaşamaya niyeti varsa birlikte yaşayabilmenin asgari koşullarına alışmak durumundadır. Herkesi ve her kesimi karşısında düşman olarak almak İsrail’i bu bölgede yaşatmaya yetmeyecektir. Kapasitesinin üstünde toprak taleplerini açıkça ifade etmek ve bundan kaynaklı olarak saldırgan olmaktan daha çok barışçıl bir diplomasiye İsrail’in daha fazla ihtiyacı bulunmaktadır.
Türkiye’nin bölgedeki istikrarının ana gerekçesi olan “yurtta barış, dünyada barış ilkesi” bölgedeki bütün farklı toplum ve devletlere de ilham kaynağı olmalıdır. Sayın Cumhurbaşkanımızın söylediği gibi “savaşın kazananı, barışın kaybedeni olmaz” diyerek sözlerimi tamamlamak istiyorum.
Sinop Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
Prof.Dr.Mustafa Talas