6 Şubat'ın takvim yaprağının arkasından çıkan “Korkunç Fark”
Bazı yazılar vardır.
Okuduğunuz gün sadece bir yazıdır.
Bazı yazılar ise zaman geçtikçe başka bir anlam kazanır.
Elinizdeki bir takvim yaprağının arkasından çıkar ve insanı uzun uzun düşündürür.
Benim karşıma çıkan da tam olarak böyle bir yazı olmuştu 6 Şubat 2023 günü çadır da kaldığımız günlerde yan evin ekmek damının duvarında !
Takvim yaprağının tarihi 6 Şubat 2023.
Arkasında ise Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil'in 11 Mart 2022 tarihli “Korkunç Fark!” başlıklı köşe yazısı...
Yazı, 6 Şubat depreminden yaklaşık bir yıl önce kaleme alınmış.
Ve içinde bugün yaşadığımız tartışmaların adeta özeti var:
Kul hakkı...
Para hırsı...
Stokçuluk...
Paylaşmamak...
Felaketlerden ders çıkaramamak...
Ve şu cümle:
> “Ne depremler ne sel felaketleri ne gözümüzün önünde yaşanan büyük acılar bizleri olgunlaştırmadı.”
İnsan bu cümleyi 6 Şubat 2023 tarihinin arkasında görünce ister istemez duruyor.
Düşünüyor.
Bu kadar mı denk gelir?
Elbette bundan bir kehanet çıkarmıyorum.
Ama bazen hayat, insanın önüne öyle cümleler koyuyor ki onları görmezden gelmek de mümkün olmuyor.
YAZI DEPREMDEN ÖNCE YAZILDI
Bunu özellikle vurgulamak gerekiyor.
Bu yazı depremden sonra yazılmadı.
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil'in “Korkunç Fark!” başlıklı yazısı 11 Mart 2022'de Türkiye Gazetesi'nde yayımlandı.
Yazının konusu Ukrayna-Rusya savaşı sırasında Türkiye'de yaşanan ayçiçek yağı paniği.
İnsanların raflara saldırması...
Birbirinin önüne geçmesi...
Marketlerin ürünleri stoklaması...
“Ben alayım, geride kalan ne yaparsa yapsın” anlayışı...
Yazar buradan daha büyük bir meseleye geçiyor:
Ahlak.
Kul hakkı.
Para ve makam hırsı.
Paylaşmayı unutmak.
Ve ardından depremlerden söz ediyor.
Yani yazının asıl sorusu aslında şu:
Başımıza gelen felaketler bizi gerçekten insanlaştırıyor mu?
6 ŞUBAT BİZE NE ÖĞRETTİ?
6 Şubat sabahı hepimiz aynı insan olduk.
Zengin-fakir ayrımı kalmadı.
Makamın anlamı kalmadı.
Arabanın, evin, hesabındaki paranın hiçbir kıymeti kalmadı.
Enkazın altında insanın unvanı yoktu.
Sadece hayatı vardı.
Bir insan enkazdan çıkarıldığında kimse ona:
“Ev sahibi misin, kiracı mısın?”
diye sormadı.
“Kaç paran var?”
demedi.
“Bana ne kazandırırsın?”
demedi.
İnsan olduğu için çıkarıldı.
Çünkü o gün hâlâ insanlığımız vardı.
SONRA DEVLET EV YAPTI
Devlet, depremzedeler için konutlar yaptı.
İnsanlar yıllarca bekledi.
Konteynerlerde yaşadı.
Başkasının evine sığındı.
Çocuklarıyla birlikte yeniden yuva kurmanın hayalini kurdu.
Sonra anahtarlar teslim edildi.
O anahtar yalnızca bir evin anahtarı değildi.
Bir annenin yeniden güvenle uyumasının anahtarıydı.
Bir çocuğun korkmadan yatağına girmesiydi.
Bir ailenin “Artık bizim de bir evimiz var” diyebilmesiydi.
Devletin,
“Seni unutmadım.”
demesiydi.
Peki biz ne yaptık?
Bazılarımız o evi yine bir başka insana yüksek bedelle kiraya çevirmeye başladı.
İşte benim itirazım burada.
DEVLETİN VERDİĞİ EVİ GELİR KAPISINA ÇEVİRMEK
Kimsenin mülküne karşı değilim.
Ev sahibi elbette evinden gelir elde edebilir.
Ama burada başka bir durumdan söz ediyoruz.
Depremzedeye, barınma ihtiyacı olan insana sağlanan bir imkânın fırsata çevrilmesinden söz ediyoruz.
Sen kendin o evde yaşamıyorsan...
O ev sana yeni bir hayat kurma imkânı olarak verildiyse...
Ve sen onu alıp yüksek bedelle başka bir çaresizin sırtına yüklüyorsan...
Bir dakika durup düşünmek gerekiyor.
Sen o gün enkazdan kimi çıkardın?
Kendi kardeşini mi?
Kendi çocuğunu mu?
Kendi komşunu mu?
Belki de bugün kiraya verdiğin evde oturan insan, üç yıl önce seninle aynı enkazın başında bekliyordu.
“KUL HAKKI” SADECE BİR SÖZ DEĞİLDİR
Şimşirgil'in 2022 tarihli yazısında dikkat çektiği en önemli kavramlardan biri kul hakkı.
Biz bunu çok söylüyoruz.
Ama acaba gerçekten düşünüyor muyuz?
Kul hakkı sadece birinin parasını çalmak değildir.
Bazen bir insanın çaresizliğini kullanmaktır.
Bazen “Başka ev yok” diyerek mecburiyetini fırsata çevirmektir.
Bazen depremzedeye verilen bir imkânı kendi kazancının aracına dönüştürmektir.
Bazen de:
“Ben kazanayım, gerisini düşünmüyorum.”
demektir.
Oysa İslam'ın ahlak anlayışında mesele sadece “Benim malım” demekle bitmez.
Çünkü mal da imtihandır.
Makâm da imtihandır.
Para da imtihandır.
Fırsat da imtihandır.
BELKİ DE ASIL FIRSAT BUYDU
Burada yazının başlığındaki cümleye dönmek istiyorum:
Depremi fırsata çevirenlere yazıklar olsun.
Ama bir başka açıdan bakınca...
6 Şubat hepimize bir fırsat da verdi.
İyilik yapma fırsatı.
Paylaşma fırsatı.
Komşumuzun elinden tutma fırsatı.
Bir yetimin başını okşama fırsatı.
Bir ailenin kirasına destek olma fırsatı.
Bir depremzedeye “Sen yalnız değilsin” deme fırsatı.
Yani aslında önümüze gelen en büyük fırsat:
Para kazanmak değildi.
İnsan kalmaktı.
TAKVİMİN ARKASINDAN ÇIKAN CÜMLE
İşte beni en çok düşündüren de bu.
6 Şubat 2023.
O günün takvim yaprağının arkasında, yaklaşık bir yıl önce yazılmış bir yazı.
Başlığı:
“Korkunç Fark!”
Yazı, felaketlerden ders çıkaramayan insanı anlatıyor.
Para hırsından bahsediyor.
Kul hakkından bahsediyor.
Paylaşmamaktan bahsediyor.
Ve “Ne depremler ne sel felaketleri...” diye başlayan o cümleyi kuruyor.
Üstelik aynı metnin 5 Şubat 2023'te, yani depremden yalnızca bir gün önce, yeniden internette yayımlandığı da görülüyor.
Şimdi buna “işaret” diyelim mi?
Bunu Allah bilir.
Ben böyle bir hüküm vermem.
Ama ibret diyebilir miyiz?
Kesinlikle.
Çünkü bazen Allah insana aynı gerçeği farklı yollarla hatırlatır.
Mesele takvim yaprağının arkasındaki yazının geleceği bilmesi değil.
Mesele bizim geçmişten ders alıp almadığımızdır.
ÜÇ YIL GEÇTİ, SINAV BİTMEDİ
6 Şubat'ın üzerinden zaman geçti.
Binalar yükseldi.
Yeni mahalleler oluştu.
Evler teslim edildi.
Hayat yavaş yavaş normale dönüyor.
Ama asıl sınavımız henüz bitmedi.
Çünkü deprem sadece binalarımızı test etmedi.
Karakterimizi de test etti.
Kimimiz yardım etti.
Kimimiz paylaşmadı.
Kimimiz enkaz altında can kurtardı.
Kimimiz fırsat kolladı.
Kimimiz ekmeğini bölüştü.
Kimimiz stok yaptı.
Kimimiz evini açtı.
Kimimiz kirayı artırdı.
İşte depremden geriye kalan en büyük soru budur:
Biz o enkazdan nasıl bir toplum olarak çıktık?
YARIN HESAP SADECE PARAYLA VERİLMEYECEK
Bir gün bu dünyadan hepimiz gideceğiz.
Evler kalacak.
Arabalar kalacak.
Hesaplar kalacak.
Tapular kalacak.
Kira gelirleri kalacak.
Ama insanın yaptıkları onunla gelecek.
O gün kimse:
“Ben o evi piyasa fiyatına kiraladım.”
diyerek vicdanını susturamayacak.
Çünkü Allah'ın terazisinde sadece rakamlar değil,
niyetler de tartılacak.
O yüzden bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Ben bana verilen fırsatı kimin hayatını kolaylaştırmak için kullandım?
Yoksa...
Kimin çaresizliğinden kazanç sağladım?
MALATYA'YA YENİ BİNALARDAN ÖNCE YENİ BİR AHLAK LAZIM
Malatya'yı yeniden ayağa kaldıracağız.
Ama yalnızca betonla değil.
Vicdanla.
Yalnızca konutla değil.
Merhametle.
Yalnızca yollarla değil.
Adaletle.
Çünkü 6 Şubat bize binaların ne kadar önemli olduğunu gösterdi.
Ama aynı zamanda şunu da gösterdi:
İnsanın içindeki bina yıkılmışsa, dışarıdaki en sağlam bina bile yetmez.
Takvim yaprağının arkasından çıkan o eski yazıya bugün yeniden baktığımda ben başka bir şey görüyorum.
Bir kehanet değil.
Bir tesadüften ibaret olup olmadığını da bilmiyorum.
Ama kesinlikle bir uyarı görüyorum.
Ve o uyarı hâlâ geçerli:
Deprem geçer.
Enkaz kaldırılır.
Şehir yeniden kurulur.
Ama eğer insanlığımızı da enkazın altında bırakırsak...
İşte onu yeniden yapmak çok daha zor.
Bu yüzden...
Depremi fırsata çevirmeyelim.
Depremden iyilik çıkaralım.
Çünkü belki de 6 Şubat'ın bize bıraktığı en büyük ders budur:
> Bize verilen her imkân bir kazanç kapısı değil, bir imtihandır.
Ve bazı imtihanlarda kazanan, en çok para kazanan değildir.
En çok insan kalandır.
Selametle kalın ...


