Gergef Başındaki Kızlar
Asım DEMİRKÖK
Atilla Kantarcı kardeşime İthaf olunur.
Niye mi? Malatya’mızın yaşanmışlıklarındaki kültürel değerlerlimizi güzel diliyle hem hikayeye hem de gerçekliğine uygun tanıklarıyla nakletmesi ve bunu her yönüyle kitaplaştırarak da Malatya’mızın geleceğine bir hazineyi bırakmanın öncülüğünü taşımış oluyor. Yaşını başını almış yazar çizer arkadaşlara bakıyorum onlar da bir ucundan tutarak Malatya’mız kültürel yolunu açmaya ve aktarmaya koyulmuşlar. Hadi Asım ne güne duruyorsun ipin bir ucuna da sen yapış diye yola koyuldum ama bu konuda emek veren arkadaşlarla yürüyemeyeceğimi bilen biri olarak bunu da söylemesem olamaz. Bu konuda sizlerin yolu açık olsun.
Ben ‘’Gergefin Başındaki Kızları’’ gördüm. Gördüğüm benden 8 yaş büyük 1930 doğumlu rahmetli ablam Muazez Demirkök Köseoğlu ve arkadaşlarıydı. Gergefe gerilmiş bezlerin üzerine nakış işler, birbirlerinin yaptıklarına bakarak daha güzelini yapmaya çalışırlardı. Yıllar sonra anladım ki onlar yalnızca çeyiz hazırlamıyor, bir dönemin kültürünü geleceğe taşıyorlardı
Bazı eşyalar vardır; yalnızca eşya değildir.
Bir sandığın kapağını açarsınız, içinden yılların kokusu gelir. Bir örtünün üzerindeki nakışta karşınızda bir genç kızın sabrını, hayalini, maharetini görürsünüz. Bir gergefi elinize alırsınız; yalnızca dört köşeli bir ahşap çerçeveye değil, geçmişten bugüne uzanan bir kültürün kapısına dokunmuş olursunuz.
Benim çocukluk ve gençlik yıllarımın Malatya’sında, özellikle 1940'lı yıllarda, bugün bildiğimiz anlamda hazır çeyizler yoktu. Genç kızların çeyizi mağazalardan satın alınmaz, büyük ölçüde evlerde hazırlanırdı.
Bir evde evlenme çağına yaklaşan bir kız varsa, annesinin öğüdü belliydi:
“Kızım, çeyizini hazırlamaya başla.”
Aslında bu hazırlık çoğu zaman daha erken yaşlarda başlardı. Kız çocuğu büyürken annesi de onun çeyizini düşünürdü. Kimi zaman on iki yaşında, kimi zaman daha da küçük yaşlarda nakış öğrenmeye başlayan kızlar, yıllar boyunca ellerindeki iğneyle kendi geleceklerine küçük küçük güzellikler işlerlerdi.
İşte bu emeğin en güzel adreslerinden biri gergefti.
Gergef, nakış işlenecek kumaşın gerilmesini sağlayan dört köşeli ve yuvarlak bir çerçeveydi. Büyük ve düzgün işlemelerin yapılmasına imkân veriyordu. Eski kaynaklarda da kızların önce küçük kasnaklarda işlemeyi öğrendikleri, daha sonra gergefe geçtikleri ve boş zamanlarını gergef başında geçirerek çeyizlerine koyacakları işlemeleri hazırladıkları anlatılıyor.
Fakat gergef yalnızca bir iş aleti değildi.
Gergef, genç kızın maharetinin aynasıydı.
Ben bunu kitaplardan değil, hayatın içinden öğrendim.
Benden sekiz yaş büyük, 1930 doğumlu rahmetli ablamın arkadaşlarını hatırlıyorum. Onlar, o yılların genç kızlarıydı. Ellerinde iğne, önlerinde gergefe gerilmiş bembeyaz bezler... Saatlerce, günlerce, bazen aylarca aynı işin üzerinde çalışırlardı.
Birbirlerinin yaptıklarına bakarlardı.
“Senin nakışın ne güzel olmuş.”
“Şu motifi nasıl yaptın?”
“İpliğin rengini nereden buldun?”
Böylece yalnızca nakış değil, maharet de öğrenilirdi.
Bir genç kızın çeyizindeki işlemelerin güzelliği, onun el becerisinin ve sabrının göstergesi sayılırdı. Kızlar da bunun için birbirleriyle tatlı bir yarış içinde olurlardı.
Ama bu yarışın içinde kıskançlıktan çok özenmek vardı.
Birinin yaptığı güzel bir motifi öteki de öğrenmek isterdi. Birinin işlediği çiçek daha zarifse, öteki daha güzeli için uğraşırdı.
Çünkü o yıllarda çeyiz, yalnızca evlenecek kızın götüreceği eşya değildi.
Çeyiz, ailenin emeğiydi.
Anne kızına bildiğini öğretirdi. Kız öğrendiğini işlerdi. Büyükannelerin bildikleri torunlara aktarılırdı. Böylece bir iğne, bir iplik ve bir parça bez, kuşaklar arasında sessiz bir köprü kurardı.
Nakışlarda çiçekler, yapraklar, geometrik şekiller ve yöresel motifler kullanılır; kumaşların kenarları da oyalarla, farklı süslemelerle zenginleştirilirdi. Kültür Bakanlığı'nın geleneksel nakışçılık üzerine verdiği bilgiler de bu işlerin yalnızca süsleme değil, büyük ölçüde el emeği ve göz nuru olduğunu gösteriyor.
Sonra bütün bu emekler bir yerde toplanırdı:
Çeyiz sandığında...
Sandık açıldığında yılların emeği ortaya çıkardı.
İşlemeli örtüler...
Nakışlı çarşaflar...
Mendiller...
Yazmalar...
Havlular...
Danteller...
Ve daha nice el emeği...
Anadolu'nun birçok yöresinde çeyiz geleneğinin kız çocuğunun doğumundan başlayıp evliliğine kadar sürdüğü, çeyizlik eşyaların ailelerin ekonomik durumuna ve yöresel kültüre göre değiştiği araştırmalarla da ortaya konuluyor.
Fakat benim hafızamda çeyizin en güzel tarafı eşyanın çokluğu değildi.
Bir genç kızın kendi elleriyle yaptığı işin güzelliğiydi.
Çünkü o nakışlarda yalnızca iplik yoktu.
Sabır vardı.
Emek vardı.
Hayal vardı.
Gelecek vardı.
Belki de en önemlisi, “Ben bunu kendi ellerimle yaptım” diyebilmenin gururu vardı.
Bugün çeyiz anlayışı elbette çok değişti. Hazır eşyalar, makineler, fabrikasyon ürünler hayatımıza girdi. Genç kızların hayatı da değişti. Eğitim, iş hayatı ve şehir yaşamı, eski ev düzeninin yerini başka bir hayata bıraktı. Nitekim araştırmacılar da geleneksel işleme sanatının yoğun emek gerektirmesi ve değişen yaşam koşulları nedeniyle eski biçimiyle giderek azalmakta olduğunu belirtiyorlar.
Bunların hiçbiri geçmişe dönelim demek değildir.
Zaman değişir.
İnsan değişir.
Evler değişir.
Çeyizler de değişir.
Ama değişmemesi gereken bir şey vardır:
Emeğe verilen değer.
Bugün gergefin başında saatlerce oturan genç kızları belki artık göremiyoruz. Fakat onların işlediği nakışlara baktığımızda, aslında bir dönemin kadınlarının hayatını okuyabiliyoruz.
O nakışlar bize şunu söylüyor:
“Biz vardık.
Biz ürettik.
Biz sabrettik.
Biz güzellik yaptık.
Ve geleceğe kendi elimizle bir hatıra bıraktık.”
Benim çocukluk hafızamda gergef işte böyle bir şeydir.
Dört köşeli ve yuvarlak bir ahşap çerçeve değil...
Bir kızın genç kızlığa geçişinin, bir annenin kızına verdiği emeğin ve Anadolu kadınının sessiz maharetinin sembolüdür.
Yıllar geçti.
Gergefler sustu.
İğneler sandıklara kaldırıldı.
Bazı nakışların sahipleri bile bugün hayatta değil.
Ama onların ellerinden çıkan o ince işlere baktığımızda, sanki hâlâ karşımızda oturuyorlar.
İğneyi kumaşa geçiriyorlar.
İpliği çekiyorlar.
Bir çiçek daha işliyorlar.
Sonra başlarını kaldırıp yaptıkları işe bakıyorlar.
Ve belki içlerinden şöyle geçiriyorlar:
“Bu da benim çeyizim...”
Oysa bugün geriye baktığımızda görüyoruz ki, onların hazırladığı yalnızca kendi çeyizleri değildi.
Onlar, bizim ortak hafızamızın çeyizini hazırlıyorlardı.
Bizlere de o hatırayı unutmamak, anlatmak ve gelecek kuşaklara bırakmak düşüyor.