Her insan ister birey, isterseniz toplumsal açıdan değerlendirilirse, az veya çok bir inanca sahiptir. Bu inanca ister “DOĞA” deyin, isterseniz “DOĞA ÖTESİ” deyin, mutlaka bir şeylere inanırlar. Hatta “ATEİST” olduklarını ifade edenlerin de bir inancı vardır… Çünkü yaradılış itibari sadece etten ve kemikten ibaret değillerdir. İnsanın fiziki yapıları dışında bir de o bedene hayat kazandıran bir “Ruhu” bir, “Gönlü” bir yüreği vardır…
İnsan, sosyal bir varlıktır. Bu söz alelade, laf olsun diye söylenmiş bir söz değildir. Aksine, insanın varoluşunu, anlam arayışını ve hayata tutunma biçimini özetleyen güçlü bir gerçeğin ifadesidir. İnsan, yalnızca başkalarıyla birlikteyken kendini tanır; paylaşarak büyür, anlaşılınca sakinleşir, kabul gördüğünde güçlenir.
İnsanı yoran şey çoğu zaman yalnızlık değildir; anlaşılmadığını, anlaşılamadığını düşünmesidir. Kalabalıkların içinde bile insan kendini yapayalnız hissedebilir. Çünkü sosyal olmak, yan yana durmak değil; kalpten kalbe temas edebilmek, birinin yüreğine dokunmak, tanıdığı veya tanımadığı birinin yüreğine dokunduğunu yaşamak ve bu dokunuşun, gönül dünyasında yarattığı o manevi hazzı yaşamaktır.
Sokakta yürürken; çıkarsız, beklentisiz verilen bir selam, hal hatırının sorulması, göz bebeklerine yansıyan samimi bir bakışın yüreğinde yarattığı sıcaklığı hissetmek, bu sıcaklığı yaşamanın gönlüne yansıyan huzurunu yaşamak bir insanın yükünü hafifletmeye yeter.
Unutmayalım ki; insan, duygularını paylaşabildiği ölçüde insandır. Sevinci bölüşmek onu çoğaltır, acıyı paylaşmak ise bu acıyı hafifletirken, insanı yaşadığı acı karşısında daha dayanıklı kılar. Bu yüzden toplumsal bağlar sadece birer alışkanlık değil, ruh sağlığımızın da en temel dayanaklarıdır. Bu bağlar koptukça zayıflar, uzaklaştıkça kırılganlaşırız…
Medeniyet diye dayatılan, küresel aktörlerin kontrolündeki değerlerin merkez alındığı, bizi biz kılan değerlerin alçaltıldığı bir süreçte, yaşamaya mecbur bırakıldığımız ve zorunluluk dahilinde yaşadığımız bu modern hayat, insanı birbirine yakınlaştırırken, farkında olmadan aynı zamanda uzaklaştırıyor. Bağımlılıklarımız artarken, bu süreci tetikleyen ekranlar artıyor, temaslarımız azalıyor. Temel değerlerimizden koptuğumuz bu süreci sadece yaşıyor, ama yarınımızı dün ekseninde düşünmüyoruz…
Yaşadığımız bu sürecin ne kadar farkındayız? Şairin mısralarında bizi uyarmaya çalıştığını düşündüğüm “Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!” ikazının ne kadar farkındayız bilemiyorum. Yaşadığımız süreçte; konuşuyoruz ama dinlemiyoruz; görüyoruz ama fark etmiyoruz. Oysa insanın en derin ihtiyacı, “görülmek ve duyulmaktır.” Sosyal varlık olmanın özü de burada saklı değil mi?
Toplum dediğimiz yapı, bireylerin toplamından ibaret olmadığına dikkat çekeriz… Dün yaşadığımız, bizi biz kılan değerlerimizin odağında yer alan, değerlerimizin ana eksenimiz; “Toplum, birbirine omuz veren insanların oluşturduğu bir bütün” olduğu değil mi?
Unutmamalıyız ki birlik duygusunun zayıfladığı yerde güvensizlik, güvensizliğin olduğu yerde ise yalnızlık baş gösterir. Bu da insanı içten içe tüketir. Bu tükeniş, farkında olmasak da “MUTSUZLUK” sonucunu tetikliyor…
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey şudur:
İnsan; başkasına temas ettikçe iyileşir,
Paylaştıkça derinleşir.
Anlaştıkça huzur bulur.
“HUZUR”; mutluluk sürecimizin başlangıç noktasıdır…
Unutmamalıyız ki; “İnsan, sosyal bir varlıktır; çünkü insan, ancak diğer insanlarla sosyalleştikçe, birlikte olmanın mana derinliğini yaşadıkça insan kalabilir.” İnsanlıktan uzaklaştığımız an, huzuru kaybettiğimiz an olup, dolayısıyla mutsuzluğun mahkûmu olduğumuz anın başlangıcıdır.
Metin AKGÜN
Eğitim Bilim Uzmanı
Eğitimde Kaliteyi Geliştirme Derneği Yönetim Kurulu Başkanı