Tüm güzellikler sanki bitmiş… Vefat kalmamış, söz hayatta tükenmiş. 6 Şubat depreminin ardından Malatya’nın üzerine çöken bu ağır yük, sadece binaları değil; gönülleri, umutları ve güveni de yıkmış. Şehir, tam anlamıyla “Anıh: Nane, Allak: Fitne ve fesat” olmuş. Verilen sözler unutulur hale gelmiş, vefa yerini menfaate bırakmış.
Bir sevdiğin için elini değil, gövdeni koyarsın haklılığı uğruna. Ama nitekim, vefa kalmayınca savunduğun insan seni unutur olur. Onun için nice kırmızı çizgiler yemişsindir; dostluk uğruna bedeller ödemişsindir. Lakin sonunda gördüğün tek şey, yalnızlıktır.
Malatya’da doğruluk nerede? Vekiller, “vur patlasın çal oynasın” havasında… Yerel yöneticiler, eleştirilerden bihaber. Halkın feryadına kulaklarını kapamış, sadece kendi makamını, kendi düzenini düşünen bir anlayış hâkim. En yakın dost bile, sana verdiği sözü unutur; başkasına söz verir. Sonra dönüp türlü bahaneler sıralar. İşte burasıdır yalan dünyanın yüzü.
İnsanın aklına gelir: Terk etmeli mi çocukluk aşkını, yani Malatya’yı? Bu topraklarda doğmuş, büyümüş, sevinmiş, ağlamış bir insan için bundan daha zor soru var mı? Konfüçyus’un dediği gibi: “Doğru olan şeyi görmek, fakat bunu yapmamak cesaretsizliktir.” Ben doğruyu gördüm, gördüğümü söyledim. Haklıya “haklı”, haksıza “haksız” dedim. Karşımda ister bir milletvekili olsun, ister bir bakan… Bu tavrımda hiç eğilmedim.
Ama ne oldu? Savunduğum insanların vefasızlığı yüreğimi en çok yakan yara oldu. Dün birlikte yürüdüklerim, bugün sırtını dönüp gidenler… Mesela Haşim Karadağ, mesela Selahattin Gürkan… Daha kaç isim saymalı? Söyleyin sayayım …
Malatya’nın kaderi, halkının vefasıyla yazılmalıydı. Ama görünen o ki; çıkarların, suskunlukların ve unutulmuş sözlerin gölgesinde yazılıyor. İşte bu yüzden, en çok da vefasızlık acıtıyor içimizi.