10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü, mesleğimiz adına sadece bir takvim günü değil; emeğin, sorumluluğun ve kamu adına yapılan fedakârlığın hatırlandığı önemli bir gündür. Bu anlamlı günde Malatya Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Sami Er, Battalgazi Belediye Başkanı Sayın Bayram Taşkın ve Yeşilyurt Belediye Başkanı Sayın İlhan Geçit’in yerel basını bir kahvaltı programında bir araya getirmesi, yerel yöneticiler ile basın arasındaki diyalog adına kıymetli bir adımdır. Üç belediye başkanımıza da bu nazik ve yapıcı organizasyon için teşekkür ediyorum.
Ancak ne yazık ki her güzel buluşmanın ardından olduğu gibi bu program sonrasında da bazı nahoş gelişmelere tanıklık ettik. Belediye başkanlarının konuşmaları, bağlamından koparılarak adeta “lastik gibi uzatıldı” ve farklı mecralara çekildi. Oysa bu özel günün ruhuna uygun olan; birlik, saygı ve mesleki dayanışmaydı.
Eleştiri elbette demokrasinin vazgeçilmezidir. Gazetecilik de zaten eleştiriyle, sorgulamayla ve doğruyu aramakla anlam kazanır. Ancak eleştirinin dili, hedefi ve yöntemi de en az eleştirinin kendisi kadar önemlidir. Özenle seçilmeyen kelimeler, gerçeği anlatmak yerine yeni tartışmaların fitilini ateşler.
Sayın Sami Er’in konuşmasında kullandığı ve hemen her meslek grubu için geçerli olan “çürük elma” benzetmesi de bu çarpıtmalardan nasibini aldı. Oysa bu ifade, herhangi bir mesleği topyekûn hedef almak için değil; her alanda istisnai olumsuzluklar olabileceğini anlatmak için kullanılan yaygın bir deyimdir. Nitekim Sayın Er’in konuşmalarının genelinde “birlik ve beraberlik” vurgusu açıkça hissedilmiştir. Buna rağmen sözlerin farklı yönlere çekilmesi, “anlamak” yerine “anlaşılmak istenmeyeni üretme” çabasını akıllara getirmiştir.
Aynı şekilde, Sayın Er’in bir gazetecinin yaptığı bir haber nedeniyle hapis cezası aldığını ifade etmesi de bazı çevrelerce kasıtlı biçimde yanlış yorumlandı. Oysa bu açıklama bir tespitti; ne basını hedef alan bir suçlama ne de genelleme içeriyordu. Yeşilyurt Belediye Başkanı Sayın İlhan Geçit’in, “birkaç kişi yüzünden tüm basını zan altında bırakmak doğru değildir” şeklindeki soruya verdiği net ve sağduyulu cevap ise aslında meselenin özünü ortaya koyuyordu.
Asıl üzerinde durulması gereken konu ise, sosyal medyada gazetecilerin fotoğrafları üzerinden yapılan seviyesiz, hakaret içeren ve mesleği itibarsızlaştırmaya yönelik paylaşımlardır. Eleştirinin, fikir beyanının ya da muhalefetin; kişisel saldırıya, etiketlemeye ve hedef göstermeye dönüşmesi kabul edilemez. Basın emekçilerini töhmet altında bırakan bu tür paylaşımlar ne eleştiridir ne de ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilir.
Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Sürekli olarak hakaret dili kullanan, meslek gruplarını hedef alan ve toplumsal huzuru zedeleyen bu tutumlara kim, ne zaman “dur” diyecek? Hukuki yolların açık olduğu elbette biliniyor; ancak mesele sadece bireysel davalarla sınırlı değil, aynı zamanda kamusal bir sorumluluk alanıdır.
Gazetecilik; kişisel husumetlerin, sosyal medya linçlerinin ve algı operasyonlarının aracı değildir. Gazetecilik, doğruyu aramak kadar doğruyu doğru şekilde anlatma mesleğidir. Bugün ihtiyacımız olan şey, daha fazla gerginlik değil; daha fazla sağduyu, daha fazla empati ve daha fazla sorumluluktur.
10 Ocak’ın ruhu da tam olarak bunu hatırlatmalıdır: Anlamak, anlatmak ve topluma karşı sorumlu olmak.