10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü; basının onurunun, emeğinin ve kamu adına üstlendiği sorumluluğun hatırlandığı bir gündür. Böyle bir günde yapılması gereken, ayrıştırmak değil birleştirmek; dışlamak değil kucaklamaktır. Ancak ne yazık ki İnönü Üniversitesi, 10 Ocak’ta Malatya basınına karşı yaptığı uygulamayla bu ruhun tam karşısında durmuştur. Basın arasında ayrım yapmak, yalnızca gazetecilere değil, doğrudan kamuoyuna yapılan bir saygısızlıktır.
Bir eğitim kurumu, hele ki bir üniversite, toplumun vicdanı olmak zorundadır. Üniversiteler aklın, bilimin ve adaletin merkezidir. Fakat İnönü Üniversitesi’nin 10 Ocak’ta sergilediği tablo, “bilgiyle değil, tercihle”, “adaletle değil, keyfiyetle” hareket edildiğini göstermiştir. Bu yaklaşım, kurumsal bir zaafın açık göstergesidir.
Rektör Nusret Akpolat’ın göreve geldiği günden bu yana Malatya basınıyla sağlıklı ve kapsayıcı bir ilişki kuramadığı artık herkesin malumudur. Bir rektör düşünün ki;
Malatya’da kaç basın derneği var, bilmez.
Kaç gazeteci cemiyeti, kaç şube, kaç genel başkanlık var, merak etmez.
Hangi haber siteleri aktif, hangileri güncel yayın yapıyor, sormaz.
Malatya’da kaç günlük, haftalık ve aylık gazete çıkıyor, araştırmaz.
Bunları bilmeden, tanımadan, anlamadan “basınla ilişki kurduğunu” iddia etmek mümkün değildir. Basını tanımayan bir yönetim, halkın sesini de tanımaz. Çünkü basın, halkın sesidir. Basını görmezden gelen, aslında Malatya’yı görmezden gelmiştir.
10 Ocak gibi sembolik bir günde yapılan ayrıştırma, bir protokol hatası değildir; bir zihniyet problemidir. “Şu davetli, bu değil”, “şu kabul edilir, bu edilmez” anlayışı, kamu kurumlarına yakışmaz. Basın, davetle değer kazanan bir yapı değildir. Basın, varlığıyla zaten değerdir. Onu seçmek, sınıflandırmak, etiketlemek; basın özgürlüğüne gölge düşürür.
Daha da vahimi şudur:
Bir üniversite yönetimi, basını tanımadan, basın haritasını çıkarmadan, yerel medyanın yapısını analiz etmeden hareket ediyorsa, orada kurumsal körlük vardır. Bu körlük, yalnızca basına değil, şehrin tamamına zarar verir. Çünkü üniversite şehirle, şehir üniversiteyle nefes alır. Basın ise bu ilişkinin ana damarlarından biridir.
“Geleni gideni aratıyor” sözü bazen klişe gibi gelir ama İnönü Üniversitesi için artık acı bir gerçeğe dönüşmüştür. Önceki dönemlerin eksikleri konuşulurken, bugün gelinen noktada beklenti iyileşme iken, maalesef daha derin bir kopuş yaşanmaktadır. Basınla bağ kuramayan bir üniversite yönetimi, toplumla bağ kuramaz.
Bu mesele kişisel değil, kurumsaldır. Kimsenin şahsına değil, anlayışına itiraz ediyoruz. Üniversite yönetimi, basını “kontrol edilmesi gereken bir alan” olarak görürse hata yapar. Basın, kontrol edilecek değil, saygı duyulacak bir güçtür. Eleştirir, sorgular, yazar, çizer; çünkü görevi budur.
10 Ocak’ta yapılan ayrıştırma, Malatya basınına verilen açık bir mesajdır:
“Sizi tanımıyoruz, sizi önemsemiyoruz, sizi sınıflandırıyoruz.”
İşte bu mesaj, bir üniversite için en ağır itibar kaybıdır.
Bugün yapılması gereken çok nettir:
Basından özür dilemek.
Ayrımcı uygulamanın yanlış olduğunu kabul etmek.
Malatya’daki tüm basın kuruluşlarını kapsayan şeffaf ve eşit bir iletişim politikası oluşturmak.
Basını tanımaya gerçekten niyet etmek: dernekleriyle, gazeteleriyle, internet siteleriyle, emek veren tüm gazetecileriyle.
Unutulmamalıdır ki;
Basın susarsa şehir susar.
Basın dışlanırsa halk dışlanır.
Basın yok sayılırsa üniversite yalnızlaşır.
10 Ocak’ta yapılan şey bir organizasyon hatası değil, bir yönetim aynasıdır. O aynada görünen tablo ise ne yazık ki kapsayıcılık değil, ayrımcılıktır. Ve bu tablo, İnönü Üniversitesi gibi köklü bir kuruma yakışmamaktadır.