O gün kimse ölümü sayamadı.
Çünkü aci sayıya sığmıyordu.
Kimisi kucağında cansız beden taşıdı kimisi enkaz başında cansiz bedenlere ulaşmaya çalışıyordu.
Subat ayı en kısa aydı ama o gün en uzun acıyı yazdı tarihe.
O gün altı şubat üstü cehennemdi.
Kış soguk olur cetin geçer evet ama hic bir Kış altı şubat kadar soğuk değildi.
Gece soğuktu lakin;
6 Şubat’ın o karanlık soğuğunda, zaman Malatya için sadece bir saat diliminde değil, kalplerin en derin yerinde durdu.
Kar yağıyordu lakin:
Malatyaya kar ile birlikte ölümün soğuk yüzü düşüyordu
O gece, kadim şehrin sokaklarına sinen sessizlik, yerini asırlar gibi süren bir uğultuya ve ardından gelen derin bir kimsesizliğe bıraktı.
Malatya, sadece binalarını değil; çocukluğumun geçtiği sokakları, komşusunun ışığı yanan penceresini ve o meşhur "Peh!" nidasındaki neşesini de o enkazların altında bırakıyordu.
Beydağı’nın karla kaplı zirveleri o sabah daha beyaz, rüzgarı ise daha keskin esiyordu. Akpınar’ın kalbi sustuğunda,
Sıtmapınarı’nın nefesi kesildiğinde anladık ki; giden sadece taş ve beton değildi.
Giden; bir bayram sabahı kurulan sofralar, Kernek’te içilen yorgunluk çayları ve Bostanbaşı’nda kurulan gelecek hayalleriydi.
O gece cok hayeller kuruldu, düğün yapacak damatlık giyen gençler bembeyaz gelinlik içindeki kızlar enkazın altinda çığlık çığlığa ölüme uyandı.
Enkazın Altında Kalan Umutlar,
Her bir sarsıntı, sadece duvarları değil, kuşaklar boyu biriktirilen hatıraları da yıktı.
Sessiz Çığlıklar:
Soğuktan moraran ellerin birbirine tutunma çabası, Malatya’nın en hüzünlü hikayesi olarak tarihe kazındı.
Eksilen Sandalyeler:
Artık sofralarda bir yer hep boş, dükkanların kepenklerinde hep o mahzun kilit izi var.
Üzerinden, yıllar geçse de Malatya’nın gözlerindeki o buğulu bakış hiç gitmedi. Yeni binalar yükselse de, her
Malatyalı o günün karanlık gökyüzünü hafızasında taşımaya devam ediyor.
Kayısı çiçekleri yine açıyor belki ama kokusunda hep o geceye dair bir burukluk, toprağında ise yitip giden canların sızısı var.
"Sesimi duyan var mı?" nidası, o gün Malatya sokaklarında yankılanan en ağır sessizliktir.
Bazı acılar vardır ki kelimeler altında ezilir, bazı sessizlikler vardır ki feryattan daha çok kulak tırmalar.
Malatya için 6 Şubat, sadece bir takvim yaprağı değil; şehrin ruhunun ortadan ikiye bölündüğü o kıyamet vaktidir.
O gece Malatya, üzerine çöken o devasa beton yığınlarının altında sadece canlarını değil, "evim" dediği o güven duygusunu da kaybetti.
Yarım Kalan Bir Şehir, Kırık Bir Kimlik
Kar diz boyuydu o sabah...
Ama yakan karın soğuğu değil, enkazın başındaki o çaresiz bekleyişti.
Bir babanın ya da bir annenin beton blokların arasından sarkan o küçücük eli bırakamama hıçkırığıydı Malatya.
Valizlere Sığmayan Acı.
İnsanlar şehirden ayrılırken yanlarına kıyafetlerini değil, yıkılan evlerinin tozunu ve kaybettiklerinin hatırasını aldılar.
Adresi Silinen Sokaklar:
Artık "şuradan dönünce sağdaki ev" diyebileceğimiz bir sokak yok; çünkü o sokağın ne sağı kaldı ne de solu.
Sadece boş araziler ve o arazilere bakıp ağlayan gözler var.
Gözyaşıyla Islanan Ekmek:
Fuzuli Caddesi’nde, Kışla’da ya da Doğanşehir’in köylerinde; artık her lokma biraz tozlu, her gülüş biraz eksik ve her dua biraz daha kırık.
Beydağı’nın Dinmeyen Sızısı
Beydağı, o gün bugündür sanki daha mağrur ama daha küskün bakıyor şehre.
Kayısı bahçeleri baharda çiçek açsa da,
Malatyalı bilir ki o toprak artık sadece bereketin değil, sevdiklerinin de yuvasıdır.
Sadece binalar yıkılmadı; o gece
Malatya’nın neşesi, o kendine has şivesindeki hayat dolu tını da yıkıldı.
O gün Malatya, kendi cenazesini sırtında taşıyan dev bir sessizlik gibiydi.
"Sesimi duyan var mı?" diye bağırırken aslında kendi geçmişimize, çocukluğumuza ve asla geri gelmeyecek olan o huzurlu Malatya akşamlarına sesleniyorduk.
Yitirdiğimiz her bir canın mekanı cennet, geride kalanların yarası sabırla sarsın.
Rabbim, bir daha bu kadim şehre ve bu güzel insanlara böyle bir acı yaşatmasın......